MEVLÂNA VE ZİKİR

Kalbin süpürgesi hükmünde olan tevbe gerçeği aynı zamanda zikrullahın kapısını aralamaktadır. Aralanan bu kapı bizi “Mevlânâ ve Zikir” gerçeği ile buluşturmaktadır. Mevlânâ’yı anlama ve İslâm gerçeği ile nasıl bütünleştiğini tanıma bakımından bir temel unsurdur bu. Kısaca Mevlânâ denince zikir ve sema hatıra gelir. O halde zikrin İslâm’daki yeri aynı zamanda Mevlânâ’nın zikir yoluyla İslâm’la nasıl bütünleştiğinin bir teyidi olacaktır.
İnsan kalbi, Cenab-ı Hakk’ın nazar ettiği bir mekandır. Tevbe kalbin süpürgesidir ki, kalbi temizler. Ancak tecelliyi ilahiye mazhar olacak kalbin tezyin edilmesi de büyük önem taşımaktadır. Kalbin tezyini ise selatü selamla gerçekleşmektedir.
Selatü Selam: Esasen “Selatü Selam” Allah’a kulluk yolunda Allah Resulünü vasıta ve vesile kılmaktır. Allahü Teâlâ’yı bilme ve O’na itaat etme yolunda Peygamberimiz’i yegane hidayet rehberi kabul etmektir. Bu çerçevede Peygamber varisi olan kamil insanların da kendi kemal mertebelerine göre hidayet rehberleri oldukları gerçeği vurgulanmalıdır ki Mevlânâ’da bu kamillerden biridir. Kaldı ki, Mevlânâ, aklını Muhammed Muhtar’ın yolunda kurban etmeyi temel ilke olarak almış, bu sebeple zikir cümlesinden selatü selam, Mevlânâ’nın kalbinin ve dilinin zineti ve şerefi olmuştur.
Kelime-i Tevhid: Zikir çerçevesinde Kur’an-ı anlama, İslâm’la bütünleşme ve kalben mutmain olma yolunda en etkili kelime, kelime-i tevhiddir. İnsan ruhunu terbieyede en tesirli mana ise bu kelimede saklıdır.
“Lailahe İllallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesi esasen insanın nefsinde en büyük inkılabı gerçekleştirir. Bu bakımdan sevgili Peygamberimiz: “Zikrin en efdali lailahe illallah’tır” diyerek kelime-i tevhidin zikrin sembolü olduğunu ifade etmiştir.
Kelime-i Tevhid, masivayı yakar, Kur’an-ın özüne çeker ve kurtuluşa ulaştırır. Demek kurtuluşa ulaşmanın yolu masivayı yakmaktır. Masiva, Hakk’ın muhabbetine ve O’na yönelmeye engel olan herşeydir. Allah’tan başka herşey masivayı izole eden, en etkili unsur ise zikrullahtır. Özellikle kelime-i tevhiddir.
İşte Mevlânâ’nın, bezm-i elestteki gerçeğe dönüşte önündeki en büyük engeli masivadır ve mücadelesi de bununladır. Masivadan temizlenmek ancak zikirle mümkündür. Bu gerçeğin Mevlânâ diliyle ifadesi şöyledir: “Allah’ı ism-i paki ism-i celali bir ağıza gelince ne pislik kalır, ne gam ve gasvet”. Nitekim Cenab-ı Hak: “Kalbler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur” buyurmaktadır.
Lafza-i Celal (Allah ismi şerifi) :
Mevlânâ, Allah ile mutmain olup hayat bulmayı zikrullahta bulmuştur. Özellikle insan maneviyatında büyük inkılap yapan yüce Allah’ın isimleridir ki her ismin manasına göre insanda bir tecellisi vardır. Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin lafız ve mana olarak toplandığı en yüce kelime ise “Allah” kelimesidir. Bu kelimeyi söyleyerek yaşamak, yaşayarak ölmek ve bu yüce kelimeyle dirilmek Mevlânâ’nın en yüce hedefi olmuştur. Bu aynı zamanda her mü’minin en samimi hedefidir. Bu sebeple sevgili peygamberimiz (sav)’e en hayırlı ibadet nedir? diye sorulduğunda O, “Dilin Allah Allah diyerek ölmendir” buyurmuştur.
Görülüyor ki, Mevlânâ’nın davası özbeöz Kur’an-ı ve İslâm’ın mesajının sunulmasıdır. Başka bir ifadeyle “Allah’ı zikretme ve O’na hakkıyla kul olma” davasıdır.
Kur’an Okumak: Kur’an-ı Kerim’in bir adı da zikirdir. Zira Kur’an zikri anlatan ve kendisi de zikir olan Allah kelamıdır. Bu sebeple zikir çerçevesinde Mevlânâ, “Kur’an-ın bendesi” olduğunu ilan etmiştir. İşte bütün bunlar Allah’ı zikrin özet programıdır.
Bütün bunlar bizi Mevlânâ ile ilgili olarak şu sonuca ulaştırıyor: Mevlânâ’nın davası esasen zikrullahtır. O halde zikrullah’ın İslâm’daki yeri ve önemi aynı zamanda Mevlânâ’nın İslâm’la nasıl bütünleştiğinin de diğer bir ifadesidir. O halde zikrin bazı delilleriyle İslâm’daki yerine işaret edelim:

ZİKİR
İnsanın dünya sahnesine çıkarılışının gayesi, şüphesiz ki, Cenab-ı Hakk’a (cc) kulluktur. Kulluğun zirvesi de; nefsin tezkiyesi, Yaratıcı ile insan arasındaki bütün mania ve perdelerin aradan kalkmasıdır. İnsan ister farketsin ister etmesin ister inansın-ister inanmasın bütün hayatı bu ana gaye sayesinde anlam kazanır. İnanan, kulluk yolunu benimseyen insan, kendisine takdim edilen plan-programa uyarak, gittikçe mesafeyi kısaltır ve bu insanın yönü daima zirveye doğru olur. İnanmayan insan ise, esasında hedefe varmak için çırpındığı halde aradığı şeyin ne olduğunu bilemediğinden ümitsiz bir arayış içindedir; yönü kulluktan, kendi asıl cevherinden ve neticede Yaratıcı’dan kaçışa doğrudur. Kulluktan, nefis tezkiyesinden, Cenab-ı Hakk’a (cc) vasıl olmaktan bahsettiğimize göre konumuz mü’mindir, müslümandır.
İnandıktan sonra, kulluğun reçetesi mesabesinde olan ibadete yönelmek zarurîdir. İbadetin de nihaî durağı veya en kâmil şekli zikirdir. Daha doğrusu ibadetlerin özü, mayası zikirdir. Resûlullah (sav): “Zikirle Allah arasında perde yoktur” buyurmaktadır.
Zikir, lügatte, anmak, hatırlamak, düşünmek, adı geçmek, hatırdan çıkarmamak, hatırlayıp icra etmek mânâlarına gelmektedir. Istılahta ise; insanı Cenab-ı Hakk’ın (cc) kudret ve azametini düşünmeğe, düşündürmeğe sevketmek mânâlarını taşıdığı gibi, birçok yerde Kur’ân, namaz, oruç, hatta peygamberler anlamına da gelir. En yaygın olarak zikir; tekbir, tehlil, tesbih, salavât ve vird gibi dil ile Hakk’ı anmak olarak hususî mânâda kullanılmaktadır.
Bütün bu mânâlar tahlil edildiğinde, zikirde iki türlü mânânın ağırlık kazandığı görülür: Unutulan şeyi hatırlamak, unutmamak için sürekli hatırda tutmak. Zikirde ulaşılmak istenen, birinci mânâ olup, ikincisi yardımcı unsurdur.
Unutulmuş olup da hatırlanmak istenen nedir?
Cenab-ı Hak (cc) ile kulları arasında, ruhlar ile, yaratıldıkları zaman Elest Bezmi’nde bir ahidleşme olmuştu, bir misak gerçekleşmişti. Dünya sahnesine geldiğinde, ruh, beden içine hapsolup birçok perde ile perdelenince, insan, ruhunun ilk şeklini hatırlamaz olmuştur. Zikir, insana ruhunun “misak”taki şeklini hatırlama yolunu açar. Kur’an-ı Kerim, “misak”ta verilen söze ters düşmeyi ahdi bozmak olarak ifade etmektedir. “Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra, Allah’a verdikleri sözü bozarlar… İşte ziyana uğrayanlar onlardır.” Bu yüzden insanlık, çeşitli vesilelerle Elest’i yani asıl benliklerini hatırlamağa (gerçeği zikir yoluyla kavramaya) davet edilir: “İlk yaradılışı bildiniz, bu bir gerçek. O halde, hâlâ tezekkür etmeyecek misiniz?” “Hatırlat, zikre davet et. Çünkü hatırlatma mü’minlere fayda getirir.” Zikirden gaye olan hatırlama gerçekleşince insan aslî varlığı ile bütünleşir. Artık Allah ile kul arasındaki perdeler ortadan kalkmıştır. Bütün ibadetlerin özü olan zikrin meyvelerinin olgunlaştığını ifade eden bu noktada insan, bütün mâsiva engelini aşmış, hattâ bütün mahlûkata hükmeder duruma gelmiştir. Muhammed el-Bâkır Hazretleri; “Yıldırımlar, mü’min, gayr-i mü’min herkese isabet eder. Bunun tek istisnası Allah’ı zikreden kimselerdir” diye buyururken bunu kastetmiştir.
İnsanı kulluğun zirvesine ulaştıran, ahsen-i takvim’e seyrettiren (tabir yerinde ise) “zikir projesi” veya “zikir rejimi”ni daha sonraki sayfalarda ayrıntılı olarak ele alacağız.

ZİKRİN KAPSAMI İÇİNDE YER ALAN KAVRAM ve MÜESSESELER
İbadetler, başlıbaşına birer zikirdir. Cenab-ı Hak (cc): “Beni anmak için namaz kıl” buyurduğuna göre namazın emredilmesinin hikmeti Allah’ı zikirdir. Cuma sûresi 9. âyette Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: “… Cuma günü namaz için ezan okunup nida edildiği vakit Allah’ın zikrine koşun.” Burada namaz, “zikir” olarak ifade buyurulmuştur. Şunu hemen ifade edebiliriz ki; namaz, zikrin bütün çeşitlerini kâmil mânâda ihtiva eder. Bilindiği gibi namaza “iftitah tekbiri” ile girilir. Hemen arkasından, içinde tesbih, tahmid, tenzih, tevhid bulunan “Sübhâneke” gelir: “Allah’ım, Sen’i her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd sanadır. İsmin ve şanın yücedir (Allah’ım). Senden başka ilâh yoktur.” Rükû’da, “Sübhane Rabbiye’l-Azîm”: “Pek büyük olan Rabb’im, her türlü eksiklikten münezzehsin”; secdede ise, “Sübhane Rabbiye’l-Alâ”: “Pek yüce olan Rabb’imi her türlü eksiklikten tenzih ederim” denilir. Kıyam’dan Rükû’a, Rükû’dan Sücûd’a, Sücûd’dan Cülûs’a giderken tekbir getirilerek Cenab-ı Hak (cc) zikredilir. Âyette; “Hamd Allah’adır, de” buyurulmaktadır. Namazda Rükû’dan sonra, “Semiallahü-limen-hamideh”: “Allah, kendisini hamd edeni duydu, Rabbimiz, hamd Senin içindir” denilir.
Cenab-ı Allah, Resûlullah’a “Selâtü selâm” getirmemizi emretmiştir. Namazda da şöyle diyoruz: “Ey Peygamber, selâm sana. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Allah’ım, Muhammed ve âline salat kıl, (merhamet et)”. Selam verildikten sonra okunan “Allahümme Ente’s-Selâmü…” ibaresi de zikir kelimelerinden başka birşey değildir. Namazdan sonra otuz üçer defa “Sübhanellah”, “Elhamdülillah”, “Allahüekber” demenin sünnet olduğu da bütün mü’minler tarafından bilinmektedir.
Ayrıca Kıyam’da iken okunması farz olan Kur’ân âyetleri de zikirdir. Kur’ân’ın zikir olduğuna dair âyet-i kerimelerden birisinde şöyle buyurulmaktadır: “O zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik, Biz; onun koruyucusu da elbette Biziz.”
Açıkça görüldüğü üzere namaz ibadeti, Cenab-ı Hakk’ın (cc) müminlere emir buyurduğu bir zikirler mecmuudur. Huşu ile ve ihsan halinde kılındığında içindeki zikir sayesinde tecellilere mazhar olan “Mü’min için namaz mirâc’dır.” Ve “dinin direği” olan namazın özü zikirdir. “Namaz olmadan zikir olmaz ve zikir olmadan da namaz olmaz. Kalp zikirle dirilir ve ruh onunla yücelir.”
Oruç ve Hac da zikirdir.
Oruçtan bahseden, Bakara sûresi 185. âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister…” Hac farizası yerine getirilirken de Cenab-ı Hak (cc) müslümanlara zikretmeyi emretmektedir: “Sayılı günlerde Allah’ın ismini ansınlar.” Şeytan taşlamadan bahsedilirken de: “Sayılı günlerde Allah’ı anın” buyurulmaktadır.
O halde zikir, ibadetlerin ruhudur.
Kur’ân-ı Kerim de zikirdir.

Tirmizî, Nesâî ve ÿbn Mâce’den ÿBn Kesir: II, 75; Ayrìca bkz: Saffât: 55; Muhammed: 19
Zâriyât, 51/56
Dehlevî
Bkz. A’râf, 7/172. Ayrìca bkz. Ruh Neyi Arìyor? makalesi
Bakara, 2/27
Vâkìa, 56/62
Zâriyat, 51/55
Bkz. Tîn, 95/4
Tâhâ, 20/14
Buharî ve Müslim’den Riyazussalihîn, Hadis no: 1415-1416. Bâb, 244 /
Hicr, 15/9
Bu hadislerin kaynaklarì için bkz. Âdem’deki Tecellî makalesi, 8 ve 9 no lu dipnotlar
Bu hadislerin kaynaklarì için bkz. Âdem’deki Tecellî makalesi, 8 ve 9 nolu dipnotlar
Hacc, 22/28
Bakara, 2/203

Fotoğraf Galerisi

    Lade Dir den Flash Player um die Diashow zu sehen.