Aile ve cemiyet hayatının gerçekleşmesi, bir mânâ kazanıp bütünleşmesi için maddî ve manevî yardımlaşma şarttır. Fertlerin, gerek aile ve gerekse cemiyet içerisinde bir bütünü meydana getirebilmeleri için birçok yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı olmaları gerekir. Sıhhatimiz, gücümüz ve imkânlarımız ne kadar çok olursa olsun yalnız olarak yaşamak, ihtiyaçları karşılamak mümkün değildir. Hayatı, bir bünyeyi meydana getiren uzuvlar gibi disiplinli bir organize içerisinde yaşamak zorundayız. Bütün fertlerin, bu cemiyette bir yeri ve vazifesi vardır. Binbir çeşit ihtiyacın karşılanmasında, herkes bir hizmeti ister istemez gerçekleştirmektedir.
Hayatın maddî cephesinde bu böyle olduğu gibi inanç ve fikir cephesinde de durum aynıdır. İnanç, fikir, ibadet ve ahlâk sahasındaki ihtiyaçlarımızı da yalnız başımıza karşılayamayız. Yani, hiçbir meselede fert kendi kendine yeterli değildir. Dolayısıyla, kişiler, istemeseler veya farkında olmasalar bile birbirlerine maddeten ve mânen yardım etmektedirler, etmeye mecburdurlar.
Ancak, kişilerin ve toplumların, yanlış yönlendirilmeler neticesinde -bencilliğin, nemelâzımcılığın, hasedin ve kinin insanı kendinden uzaklaştırması münasebetiyle- daha çok kendi menfaatlerini gözeteceği bir gerçektir. Hem bu tip rahatsızlıklara düşmemek ve hem de cemiyet hayatında arzu edilen huzuru, birliği, dayanışmayı gerçekleştirmek için maddî ve mânevî yardımlaşmaya ihtiyacımız vardır. Ayrıca bu husus, insan hayatında sevgi ve merhametin de ifadesidir. Hiç şüphesiz, sevgi ve merhamet de imandandır.
İşte bu noktada rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olan Ramazan ve mübarek gün ve geceler mü’minler için hattâ bütün insanlar için bir fırsat-ı ilâhiyedir. Kendimize, ailemize, çevremize en faydalı olableceğimiz zamanlardır. İnancımızı, fikrimizi, düşüncemizi aile fertlerimize, akraba ve hısımlarımıza, öğrencimize, işçimize, memurumuza, meslektaşlarımıza tavsiye etmenin tam zamanıdır. Farz, vacib, sünnet, müstehab olsun bütün ibadetlerle hayatımızı Rabbimize adamalıyız. Konuşabildiğimiz herkese tavsiye ve telkin etmeliyiz. Mânevî yardımlaşmadan maksut budur. Cenâb-ı Hak, Asr Sûresinde bunu; “Birbirlerine karşı tavsiye edenler” diye haber veriyor. Mâide Sûresinde de; “İyilikte ve takvâda yardımlaşmak hususunda yarışınız” buyurulmaktadır.
İnsanlar manevî yönden, bilgi yönünden çok farklı oldukları gibi, maddî imkânlar bakımından da birbirlerinden farklıdırlar. Öyle ki, kimisinin servetini saymaya ömür yetmez, kimisi de saymaya birşey bulamaz. Kimisinin anası, babası, çocukları, akrabaları, çevresi bir hayli geniştir ama diğeri yapayalnızdır. Yani, Cenâb-ı Hak çeşitli sebep ve hikmetlerden dolayı kişileri farklı şartlarda, farklı nimet ve külfetlerde yaratmıştır. Bu farklılığın sulha veya zulme sebep olmaması için karşılıklı hak ve vazifeleri de yine Cenâb-ı Hak emir ve tavsiye buyurmuşlardır. Fakirin, yetimin, kimsesizin, muhtacın, âcizin, komşunun gözetilip korunması âyet ve hadîslerle mükâfaat ve ceza çerçevesi içerisinde ele alınmıştır.
Madem ki insanlar aile, akraba, hısım, komşu, meslekdaş, hemşehri vb. bakımlardan birbirleriyle içiçedirler, o halde karşılıklı hak ve vazifelerin olması tabiîdir, zarurîdir.
Bu hak ve vazifelerin kimisi mecburîdir, kimisi de ihtiyarîdir. Zekât farz, kurban vâcib, diğer hayır ve hasenât kabilinden yapılan işler ihtiyarîdir. Fakat ihtiyarî olarak kabul edebileceğimiz işler, bazen şartların gereği bizzat mesuliyetimizin dahiline girebilir. Zaten mü’min, mükâfaat ve cezayı da kendi dar kalıpları içerisinde düşünmeyip dünya ve ahiret bütünlüğü inancıyla ele aldığından, hep Cennete-Cemâlullaha tâliptir. Kendisi bir kulun bir ihtiyacını karşıladığı zaman, Cenâb-ı Hakk’ın onun daha büyük bir ihtiyacını karşılayacağına kesin olarak inanır ve güvenir.
Yine mü’min, dünyanın ve nimetlerinin fânîliğine, Cennet nimetlerinin enginliğine, sonsuzluğuna kesin bir mânâ ile inanmaktadır. Bu bakımdan mü’min, Allah’ın kendisine verdiği bu geçici imkân ve nimetlerden ne kadar ikram ve ihsanda bulunursa, onlarca, yüzlerce, binlerce katının kendisine verileceğinden şüphe etmez.
Bütün bunlardan anlaşılan odur ki; gerek içinde bulunduğumuz tabiî ve fıtrî şartlar, gerek beşerî münasebetler ve gerekse ilâhî emirler açısından insanların, ailelerin ve cemiyetlerin şerde değil hayırda, maddeten ve mânen birbirleriyle yardımlaşmaları icap etmektedir. İhtiyaç, hastalık, düğün, doğum, ölüm… hülâsa her an bir ve beraber olmak, hep yardımlaşmak, sevgiyle, merhametle yaklaşmak, kusur ve suç aramadan önce binlerce vazifemizin ve mesuliyetimizin olduğunu unutmamak, hem insan olmamızın hem de mü’min olmamızın gereğidir.
Hayatın bütünü içerisinde ibadetlerimizi ve bütün meşguliyetlerimizi bu ölçüyle tekrar ele almakta fayda vardır. Fakirlerimizi, yoksullarımızı, kimsesizlerimizi biz himaye edeceğiz, biz yedirip giydireceğiz, biz okutup eğiteceğiz, dinini, örfünü biz öğreteceğiz veya birinci derecede biz yardımcı olacağız.
Ben, sen, o değil, biz yapacağız. Ben insanım diyen, ‘inandım’ diyen herkes yapacak. Zira “Mü’minler ancak kardeştirler.” Mü’minler birbirlerinin yardımcıları, velîleridirler. Mü’minler, birbirlerine karşı çok merhametlidirler. Mü’minler, ahirete yakînen inanırlar.