‘ESER’DEN ‘MÜESSİR’E…

İnsanoğlu ister kabul ister inkâr etsin, kendisini kuşatan fıtrî ortamın dışına çıkamaz; ilâhî kanunların hükmünden sıyrılamaz. Hiçbir şeyin, Yaratıcı’nın izin ve iradesi dışında varlık ve hayat sahibi olması mümkün değildir.

Bu yüzden ‘insanlık tarihi’ boyunca, ‘inkârcılar’ın yaptıkları sadece boşa kürek çekmek olmuştur. O kadar ki, gün ışığından kaçan yarasalar gibi, onlar hakikat güneşinden kaçtıkça, kaçtıkları kuvvetin hükümranlığının ispatına malzeme olmuşlardır. İnkârlarını ispatlamak için sarıldıkları her sebep, kullandıkları her malzeme Allah’ı haykırmıştır.

İnkârcıların, inkârları çeşitli şekillerde ortaya çıksa bile, temelde bir tek noktada birleşirler: Yaratılmışları, Yaratan’dan ayrı düşünmek…

Bu düşünce, Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu eşsiz ve şaşmaz düzen karşısında gözlerin kamaşmasından, akılların durmasından kaynaklanmaktadır. Olayların, sebeplerin arkasındaki asıl müessir güç olan Cenab-ı Hakk’ın gücü farkedilmemektedir. Aslında, sıhhatli düşünen bir kafa ve pürüzsüz bir mantık sahibi için, en basit bir varlığa ibret nazarıyla bir defa bakmak yeterlidir. Hâl böyle iken, hücreden insana, atom içindeki mikro âlemden dünyaya, güneş sistemine, galâksilere, hasılı feza boşluğunda korkunç bir hızla ilerleyen bütün sistemlere kadar her şeyde tecellî eden ilâhî gücü görememek ne büyük nasipsizlik!..

Üstelik, prensipleri “tartışılmaz doğru” kabul edilen ilimlerin ancak bugün tespit edebildiği gerçekleri asırlar önce tespit eden ilâhî kitaba, Kur’ân’a rağmen!..

  • Kâinatın yaradılış sırrı

Kur’ân’ın onbeş asır evvel haber verdiklerine, müspet ilimler yeni yeni vâkıf olmaya başlamışlardır. Mutluluk duyulacak bir durumdur ki, geç de olsa, günümüzde müspet ilimler sanki birbiriyle yarışırcasına, daha önce Kur’ân’da zikredilen hakikatleri peşpeşe keşfetmekte, Kur’ân’ın hükmüne mahkûm olmaktadırlar.

Bu gelişmeler, ‘İlimle din (İslâm) bağdaşır mı, bağdaşmaz mı?’ tartışmasını her geçen gün artan bir hızla tarihe gömüyor.

Kur’ân’la gerçek ilim nasıl çelişir ki?!..

Kur’ân, bizzat ilimlerin kaynağıdır. Cenâb-ı Hak (cc) şöyle buyuruyor:

“Biz, Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.

“Biz, sana Kur’ân’ı her şeyi beyan için indirdik.

“Ne yaş, ne kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de olmasın.

Kur’ân’a göre kâinatın ana maddesi şudur: “O, Allah ki, yerleri ve gökleri altı günde yarattı. (Bunları yaratırken) arşı su üzerinde idi.

Başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur

“Küfredenler görmediler mi ki, önceleri gökler ile yer bir idi (bitişik). Biz ayırdık onları ve her canlı şeyi sudan yarattık. İnanmıyorlar mı?” Ayette geçen “Ratk” kelimesinin filolojik karşılığı, bitişmek, birbirine yapışık olmaktır. “Biz onları ayırdık” cümlesi de “Feteknâ” tabiriyle ifade ediliyor. Ayrılan parçalar, kütle halinde birleşerek nebulaları, galâksileri, yıldızları ve bizim güneş manzumemizi meydana getirmişlerdir.

“Yaratmak bakımından sizi mi yaratmak zordur, yoksa göğü mü? (Allah) sema’nın (kubbesini) yükseklere kaldırdı; sonra onu mükemmelleştirdi.

Ve kâinat her an genişlemektedir: “Göğü, biz kendi ellerimizle yaptık. Ve onu biz genişletiyoruz.

Onbeş asır evvel ilan edilen bu gerçeklere, müsbet ilimler ancak yüzyıllar sonra ulaşabildi.

  • Atomdaki kâinat

Şimdi, bu manzaraya bakın:

Bilindiği gibi, maddenin en küçük parçası atomdur. Çapı milimetrenin 10 milyonda biri kadar olan atomun içinde bambaşka bir âlem yaşanmakta, apayrı bir saltanat sürdürülmektedir. Mikrokozmos denilen bu âlemin sakinleri ve hayat nizamlarına bir göz atalım. Çapı yukarıda verilen her atomun ortasında, yani çekirdeğinde, pozitif elektrikle yüklü protonlarla, yüksüz (yani nötr) olan nötronlar bulunur. Bu çekirdeğin etrafında, saniyede ortalama 50.000 kilometre hızla dönen eksi yüklü elektronlar yer alır. Bu haliyle atomun çekirdeğini güneşe, elektronlarını da gezegenlere benzetmek mümkündür.

Bir atom ile, çekirdeğinin etrafında saniyedeki dönüş hızı 50.000 kilometre olan elektronun büyüklüğü mukayese edildiğinde ortaya çıkan manzara şudur: Bir atom genişliği elde etmek için 100.000 elektronu yanyana dizmek gerekir. Atom, içi boş bir küre osaydı, bu küreyi doldurmak için, içine 1 milyar tane milyar elektron koymak gerekecekti. Son derece küçük olan elektronun ağırlığı da, atomun toplam ağırlığı yanında akıl almaz bir küçüklüktedir. Bir mukayese imkânı vermesi için şöyle bir oranlama yapılabilir: Beş gramlık bir ağırlığın, dünyanın ağırlığına oranı ne ise, elektronun ağırlığının bir grama oranı da odur.

Bu bilgiler, atom hakkında bilinenler yanında elbette çok cüzîdir. Nitekim, çekirdek fizikçileri her gün yeni bilgiler keşfetmeye devam ediyorlar. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın gücünü, ilmini, sanatını gösteren bunca delile rağmen, bugün bile hâlâ Mi’râc hâdisesine inanmayan, inanamayan “pozitif ilimler” bilginlerinin akıllarına şaşmamak mümkün mü?..

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın, âlemleri şerefine yarattığı peygamberini yedi kat gökleri aşırıp huzuruna kabul ederek O’nunla sohbet etmesi kadar doğal ne olabilir?

O Allah ki, peygamberi vasıtasıyla insanlığa hayat olarak sunduğu Kitab-ı Kerim’inde, insanlığın ancak bugünlerde el yordamıyla farkedebildiği gerçekleri onbeş asır evvel mucizevî bir çarpıcılıkla iz’anlara sunuyordu: “Senin Rabb’inin ilminden yerde ve gökte zerre kadar birşey kaybolmaz; o zerreden daha küçük ve daha büyük birşey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de bulunmasın. Bu âyette atomun parçalanacağına dair işaret vardır. 19. asra kadar ‘zerre’ denilen atomun parçalanamayacağı sanılıyordu. Bugün ise atomu parçalamak mümkün oldu. Atomun parçalanması, yaşadığımız çağa bazıları tarafından ‘atom çağı’ adının verilmesine vesile oldu. Âyetteki “esğaru” kelimesi; ‘zerreden daha küçük’ anlamındadır ve bu anlam içinde, zerre daha da küçük olabilir, yani parçalanabilir işareti vardır…

  • Kimya ve jeolojiyi âciz bırakan gerçekler

Şimdi, yine ‘makrokozmos’a; dünyaya, uzaya yönelip bunları Kur’ân’ın gözlüğünden temâşâ edelim:

Bilindiği gibi dünyamız 6370 km. yarıçapında, küreye yakın geometrik bir şekildir. Dünyayı, dıştan içe doğru kabaca en dışta katı, sonra (çeşitli kategorileri ayrılabilen) sıvı, en içte de ağır metallerden oluşan katı bir çekirdek oluşturur. Bu sistemde katı-sıvı kontağı kesin bir geçiş yerine, sıvı-katı karışımı bir ara geçiş özelliği gösterir. ‘Zayıf zon’ anlamına gelen bu kategoriye astenosfer denir.

1960’lı yıllardan sonra geliştirilen plaka tektoniği teorisine göre ortalama kalınlığı 50 km. olan katı yer kabuğu birbirine mozaik şeklinde komşu bulunan yedi ana kıt’adan oluşmakta ve bu kıt’alar astenosfer üzerinde yüzmektedir. Kur’ân bu gerçeği onbeş asır evvel haber vermiştir: “Arzda birbirine komşu kıt’alar (kara parçaları) vardır…

Bu kıtalar üzerinde bulunan yüce dağların da kazık gibi çakılmış olduğu, jeoloji ilminin ‘izostazik denge’ izahından evvel yine Kur’ân’da haber verilmiştir. Gerçekten, bir sıvı-katı dengesinden bahsetmek için yoğunlukları farklı tabakaların bir nizamla sıralanması ve düzgün bir dağılım göstermesi gerekir. Yer kabuğunu oluşturan bloklardan ağır olanları dibe doğru inmeye, hafif olanları ise yukarı doğru yükselmeğe eğilimlidir. Böylece oluşan dengeye izostazik denge denir. Bu tabloya göre dağlar, astenosfere kadar inen ‘kök’leriyle gerçekten ‘çakılı’ gibidir. Yeryüzünün en yüksek noktası, yaklaşık 9 kilometrelik bir yükseltidir ki, bize muhteşem görünür. Gerçekte ise, dağların derinlikleri, görünen kısmına göre 5.5 kat daha fazladır. Dağların görünen yüzeyi bir kibritin başı ise, derindeki kökleri sapı uzunluğundadır. Bu keyfiyet, ‘kazık gibi çakılı olmak’tan daha güzel ifade edilebilir mi? Cenâb-ı Hak (cc); “Yapmadık mı biz, yeryüzünü bir beşik; dağları birer kazık? buyurarak bu derin gerçeği ne güzel, ne çarpıcı dile getirmiş!

  • Uzayda neler oluyor?

Güneşin hem kendi ekseni etrafında, hem de güneş sisteminin içinde bulunduğu samanyolu galaksisi ile döne döne Vega yıldızına doğru ilerlediği, ilerlemek ne kelime, uçtuğu gerçeğinin, daha yeni tespit edildiği günümüzden asırlar evvel Kur’ân’da beyan edilmesine rağmen kafasını kumdan çıkarmayanlara ne demeli?! Daha son yıllara kadar güneşin sabit olduğu, sistemde yer alan gezegenlerin onun etrafında döndüğü sanılıyordu. Halbuki güneş, dünya ve diğer gezegenlerle birlikte akıllara durgunluk verecek br hızla, saniyede 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru ilerliyor. Bu hız saatte 72.000 km. eder ve ekvator çevresini bir saatte 2 defa dolanmaya yeter. İşte âyet: “Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir.

Bugün suyun, denizlerin yanacağından, yanabileceğinden bahsetsek, bunu insanlar nasıl karşılar acaba? Halbuki, pek tabiî olabilir ve mukadderdir. Tekvîn sûresinin 6. âyeti “Denizler kaynatıldığı zaman” anlamına gelmektedir. Bu âyet-i kerimeye en doğru tefsir 20. yüzyılda yapılmıştır ve denizlerin yanmasının zarurî bir vakıa olduğu ortaya konmuştur. Su molekülü 2 hidrojen, 1 oksijen atomundan meydana gelmiştir. Araştırmalar, okyanusların ortasında serbest hâlde hidrojen molekülleri bulunduğunu ortaya koymuştur. Hidrojen yanıcı, oksijen yakıcı bir gaz olduğu için neticede, denizlerde, kanallarda, arklarda bulunan bütün sular yanabilir. Böylece âyet-i kerimenin işaret ettiği, suların ateş olup kaynayacağı hakikati ortaya çıkmış oluyor.

  • İnsan mucizesi

Kur’ân-ı Kerim’in, tıp ilmini âciz bırakan beyanları karşısında imana gelmemek için ‘insan’ olmamak gerekir.

Hergün binlerce bebek doğuyor. Bunlardan birine dikkatlice baktığımızda, insanın küçük bir yavrusu olduğunu ve onda tümüyle bir mükemmellik, enteresan bir canlılık ve herşeyin yerli yerince konduğunu sezdiren bir hâl görürüz. Halbuki bu küçük yavru, dokuz ay önce babasından annesinin rahmine intikal eden bir damla meni idi. İnsanlık olarak, meniden insan meydan geldiğine şahid olmamış ve bunu yıllardır tecrübe etmemiş olsaydık, birkaç damla sudan öylesine mükemmel bir canlı varlığın oluşmasına hiç ihtimal vermez, bunun mümkün olamayacağını kabul ederdik. Bu, meniden insana intikal etme bir tesadüf mü yoksa bir yaratma mı?

Göz, kulak, beyin, kol-bacak, sinir, adale, kalp vs. binlerce çeşitli dokudan mürekkep, binlerce farklı hücreden oluşmuş, herbiri ayrı bir görevin sahibi organlardan müteşekkil insan, sadece bir hücreden gelişiyor. Bir hücre, bir insanı içinde barındırıyor. Hücre akıllı bir varlık mı ki insanın oluşmasında böylesine rol alsın? Yoksa onu bir yönlendiren mi var? Acaba bir tesadüf olabilir mi, bir hücrenin insana dönüşmesi?

Biliyoruz ki, bu döllenmiş hücre süratle çoğalacak, küçük cenini oluşturacak ve o cenin, çatısı üzerinde hücrelerin göçü, şekil değitirmesi, farklılaşma ve boşluk teşkili gibi olaylarla safha safha dokuz ay zarfında insan şeklini alacaktır. Bu hadiseler, son derece ince hesaplı, sonsuz bir bilgi ve kudret sonucu planlanıp programlanmış olarak cereyan etmektedir. Tesadüfle ilgisi yoktur. Nasıl olsun ki; tesadüfen çoğalıp farklılaşan hücreler içerisinde beyni oluşturanlar bulunmasaydı veya normal yerinde olmasaydı, beyinsiz veya beyni koltuğunun altında garip bir yaratık oluşabilecekti ki ona insan diyemiyecektik… Eğer hepsi döllenmiş hücrenin çekirdeğindeki DNA’da programlanmış ve öylece kendiliğinden oluşuyor denecekse, kim onu orada planlayıp programlıyor?

Yaratılıştan yaratılışa geçen yavrunun ana karnında muhafazası da ilginç bir husustur. Yavru, etrafındaki kese içinde bulunan amniyon suyunda adeta yüzer; o sıvı ona bir yastık gibidir. Ceninin hücre salgılarından oluşan bu sıvı her üç saatte bir temizlenir. Annenin maruz kaldığı basıncın cenine intikaline ve annedeki sıcaklık değişmelerinden ceninin menfî etkilenmesine karşı, tıbbın verilerine göre, insan olacak yavru, üç tabaka ile çevrili üç karanlık boşlukta gelişmektedir. Bunlar amniyon zarı, bunun dışındaki karyon zarı ve rahim duvarıdır. Ayet-i kerime gerçeği çok çarpıcı yansıtıyor: “Sizi analarınızın karnında bir yaratılıştan sonra tekrar bir yaratılışa sevk ederek, üç kat karanlık içinde yarattı. İşte Rabbiniz! Mülk O’nundur.

Ana karnındaki yavru, tümü ile dış hayata hazır hale getiriliyor. Bütün organlar mükemmelleşiyor ve son şeklini alıyor… Çocuk ilk emme antrenmanlarını ana karnında yapmaya başlıyor, parmağı ağzına girerken amniyon sıvısını da yutmuş oluyor. Bu egzersizle, doğduğu anda ağzına sokulan anne memesini alıp emecek bilgi ve beceriyi kazanıyor.

Saymakla, söylemekle neyi ifade edebiliriz ki?.. Hazımdaki akıl almaz sistem ve düzeni mi? Deri, kulak, dolaşım sistemi, lenf sistemi, kas sistemi, dil, dudak… Organ ve dokuların hangisindeki mucizevî programlamayı kavrayabiliriz?

Hücreyi, onun içindeki âlemleri, kromozomları, genleri, mikropların çeşitlerini, fonksiyonlarını… sayabilir miyiz acaba?

“Allah’ın nimetlerini birer birer saysanız (bu ne mümkün; onu) icmâl suretiyle bile sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

  • Sonuç

Atom… Atom dünyasının proton, nötron ve elektronları… Hücre… Hücre dünyasının elemanları… Türlerini bile bilmekten âciz olduğumuz canlılar… Dünya… Dünya üzerindeki elemanlar… Dağlar, taşlar, ovalar, akarsular, denizler… Yeraltı dünyası… Sonra gezegenler, yıldızlar, ay, güneş, galaksiler, bütün bir feza… Özetle; bütün bir kâinat manzumesi, belirlenen nizam ve program üzere sonsuz bir teslimiyetle Yaradan’a teslim olmuşlar, durmadan, dinlenmeden görevlerini eksiksiz yapıyorlar. Ve bütün bu mevcudat bu haliyle insanın emrine verilmiş, onun hizmetine sunulmuş, onun ibretine takdim edilmiş…

Peki, ya insan ne yapıyor? Veya insandan ne isteniyor?

İnsandan istenenle, canlı-cansız bütün mahlûkâtın yaptığı arasında keyfiyet olarak bir fark yok aslında. Bütün mahlûkât, yaş ve kuru her ne varsa hepsi Allah’ı zikrediyor, O’na yöneliyor; fakat insanın dışındakiler bunda şuurlu değil. İnsandan istenen ise, kendi serbest iradesi ve şuuruyla vereceği kararla Allah’a kul olması, O’na yönelmesidir. Cenab-ı Hak, mahlûkâtı emrine verdiği insana, yüce Zâtını tanıtmak istemiştir.

İşte imanın yüceliği buradadır. Gerçekten, imansızın direnmesi kadar gülünç birşey yoktur. Çünkü, kâfirin bünyesini oluşturan bütün organlar bile, bütün bir hayat boyunca Allah’ın emrinden dışarı çıkmazlar, kendilerine takdir edilen görevi icra ederler. Göz görür, burun koklar, kulak işitir, dil tadar, deri hisseder, kalp çalışır, mide hazmeder… İnkârcı, inkâr etmekle hiçbir gerçeği değiştiremez. Sadece, kör inat ve hasisliği, yanında kâr kalır.

Mü’minle kâfir arasındaki fark buradadır. Mü’min canlı-cansız, küçük-büyük bütün mevcudâtı tasnif eder ve bu tasnif içinde yerini belirler. Kendinden kendine, kendinden Rabbine yol arar ve bulur. Bu hususu, Yunus’un şu tespiti ne kadar güzel ifade ediyor: “Derya benim katremdir; zerreler umman bana.” Kâfir ise, aslında aradığı Allah olduğu halde, O’ndan ve bütün hakikatlerden kaçmakla mutlu olacağını sanır. Eşyanın girift ayrıntısı içinde kendini kaybeder.

İşte yirminci asrın insanı, maddî platformda bugünkü başdöndürücü noktaya ulaşmış, atomu parçalamış, 500 milyon ışık yılı mesafedeki merhaleyi gözetime almış ama, İslâm gibi ulvî bir nizamın potasında erimediği, Kur’ân gibi hayat iksiri bir kaynaktan sulanmadığı, Hz. Peygamber gibi büyük ve ebedî kurtarıcının ve onun vârislerinin peşine düşmediği için aynı rakamlarla ters orantıda tepetaklak geriye doğru ‘Esfel-i Sâfilîn’e yuvarlanmıştır.

Fakat, özellikle son on yıldır müsbet ilimlerle uğraşan yüzlerce ilim adamı, karşı karşıya geldikleri hakikatlere teslim olmakta gecikmeden, soluğu İslâm’da alıyorlar. Dünya basını her gün İslâm’ı seçen ünlü Batılı ilim adamlarının listesini vermektedir. Bu durum, insana ister istemez “Acaba Güneş Batı’dan mı doğuyor?” sorusunu sorduruyor!..


En’âm, 6/38
 
 Nahl, 16/44
 
En’âm, 6/59
 
Hûd, 11/7
 
Enbiyâ, 21/30
 
Nâziat, 79/27-28
 
Zâriyât, 51/47
 
Yunus, 10/61
 
Ra’d, 13/4
 
Nebe’, 78/6-7
 
Yâsîn, 36/38
 
Zümer, 39/6
 
Nahl, 16/18
 

Fotoğraf Galerisi

    Lade Dir den Flash Player um die Diashow zu sehen.