EĞİTİM DÂVÂMIZ

Bir hastalığın tedavisinde teşhis ilk adımdır. Derdin sebebi araştırıldıktan sonradır ki, tedavi mümkün olur. O halde milleti ayakta tutan bu gür enerjinin âtıl kalmasını önlemek, millî ve tarihî bir mükellefiyettir. Biz de bu görevi yerine getirmenin sorumluluğu içinde, teşhis ettiğimiz hususları ifade ediyoruz:

Baştankara hürriyet anlayışı

Kanaatimize göre eğitimimizde baştankara giden bir hürriyet anlayışı mevcuttur. Bu anlayış, gençliğimizi mihrakından çıkarmış, aradığını bulamamanın yorgunluğu içinde, kendine, çevresine ve milletine ters düşürmüştür. Gerçi hürriyet, insanların sosyal planda yaşaması için hava-su, güneş gibi muhtaç olduğu bir hayat kaynağıdır. Ancak “Hakk’a kulluk şeklindeki hürriyet anlayışı ile gençliği ele alarak, onu layık olduğu gerçek hürriyete, hayat kaynağına kavuşturmak gerekir. Hürriyetin aşırısı, insanı devamlı bir talep içine sürükler. Devamlı talep krizi içine giren insan ise, bütün hakları gasbedilmiş adam gibi, yaşadığı bu hürriyet hâlinde de muzdarip olur. İşte gençliğin içine düştüğü tehlikelerden birisi budur. O halde gençliğe; kontrollü, şuurlu ve dengeli bir hürriyet anlayışı vermek gerekir.

İnanç ve akide zaafı veya hastalığı

Gençliğimiz maalesef, inanç ve akide zaafına veya hastalığına müptelâ olmuştur.

“Allah inancı”, insana doğuştan verilmiş ilâhî bir duygudur. İnsan ve cemiyet için inanç ihtiyacı kesbî (kazanılmış) değil, fıtrî (doğuştan)dır. Hak yoldan verilmeyen bu inancın, bâtıl yollardan karşılanması, beşerin ihtiyaç ve bu yöndeki meylinden ibarettir. Fertlerin ve milletlerin istikametleri ve bekâları, sağlam bir akideye sahip olmalarına bağlıdır. Millet olarak bizdeki akide, kâinatı ve ondan ötesini yönlendirecek keyfiyet ve oluştadır.

Bunun için gençliğin inanç zaafına veya hastalığına müptelâ olması, böyle bir hazineden mahrum oluşundan değil; bilâkis böyle kudretli bir mirasdan haberdar olmayışındandır. Gerçi Avrupalının Rönesansla birlikte akidelerinde (manevî yaşayışlarında) geçmişi inkârı bir vakıadır. Bu, Avrupalı için tabiîdir. Çünkü onu gerek beşerî münasebetlerde, gerekse Yaratıcısı huzurunda temize çıkaracak bir akide ve inancı yoktu. Bizde ise böyle değildir: Başta da ifade ettiğimiz gibi kâinatı ve ötesini yönlendirecek Kudret Sahibinin en mükemmel akidesine sahibiz. Reva mıdır ki, bu en kıymetli mânevî hazine içinde bu nesil, bu gür enerji, bu gençlik heder olup gitsin?!.. Bir zamanlar kırk haramilerin hazineye girip “açıl susam açıl” parolasını unutup, bu hazine içinde ölüme mahkûm oldukları gibi, bu nesil de, sahip olduğumuz bu emsalsiz mânevî hazine içinde yok olsun gitsin?!.. Elbetteki hayır! O halde eğitimimize, millî akidemize uygun, köklü, mânevî tedbirler almak başta gelen vazifelerimizdendir.

Tarih şuuru noksanlığı

Tarih şuuru, bir milletin hafızasıdır. İnsanoğlu sıhhatli düşünüp hareket edebilmek için nasıl bir hafızaya muhtaçsa, milletler de kâr ve zararını hesap edecek kuvvetli bir tarih şuuruna muhtaçtır. Bir milletin maziden ibret alacak bir hazineye sahip olması, o millet için gurur kaynağıdır. Gençliğin yabancı kültürlerin tesirinde kalması, kendi tarihine olan sadakatine ve inancına bağlıdır. İnancı gibi, bu milletin tarihi de baştanbaşa övünülecek, iftihar edilecek, başka milletlere yol gösterebilecek zenginliktedir.

Bugün gençliğimiz tarihinden sitayişle bahsetmiyorsa, kendine örnek bir millet veya ideoloji arıyorsa, hatâyı bu kıymetli malzemeyi kullanamayan sorumlularda aramak gerekmez mi? O halde vakit geçirilmeden “zararın neresinden dönülürse kârdır” düşüncesiyle gençliğimize gerekli tarih şuurunu vermek lazımdır.

Millî kültür boşluğu

Milletleri ayakta tutan millî kültürü gençliğe vermek, devletlerin en mühim politikası olmalıdır. Millî kültür, bir milletin inancı, örf ve ananeleri, tarih şuuru ve mesuliyet duygusundan vs. oluşmaktadır. Fertlerini bu yolda kemâle erdiren devlet, tespit ettiği hedefe ulaşmış demektir. Bu yapılmadan, yani fertlerine millî kültür verilmeden yapılacak her türlü faaliyet ve gayretler, peşinen akamete mahkûm demektir. Çünkü kültür, insanı gerek maddeten gerekse mânen kalkındıran ana kaynaktır.

Bizdeki kültür vakıasına gelince; milletimiz, en eski medeniyetlere imzasını atan çok zengin bir kültüre sahiptir.

Fakat maalesef bu kıymetli miras, el tersiyle itilmiş, mânâ ve akidesi bizlerle hiçbir yönden bağdaşmayan milletlerin kültürlerine meftun olunmuş, kâr ve zarar hesabı yapılmadan yabancı kültür transferine gidilmiştir.

Tetkik edildiğinde, bütün dallarda günümüze dek erişilememiş, sahalarında doruklaşmış, bütün dünyanın gıpta ile izlediği birçok şahsiyetle karşılaşılır. Esasen milletimiz ilimde, sanatta, düşüncede hattâ örf ve ananelerinde dahi emsalsizdir. Selimiye’nin mimarisindeki muhteşemlik, Sinan’ın taşıdığı kültürün maddeye nakşıdır. İbni Sinâ’dan, Pirî Reis’den tıp ve astronomi sahalarında hâlâ sitayişle bahsedilip istifade edilmesi, sahip oldukları kültürün zenginliğindendir. Itrî’nin günümüze kadar sarkan beste ve güfteleri, aynı kültürün söz ve notalardaki harika kaynaşmasının eseridir. Fatih’in İstanbul’u fethedişindeki dehası ve fetihten sonra gayri müslimlere davranışı neticesi birçoklarının İslâm’ı seçişi hep bu kültürün eseri değil midir? Mevlânâ’nın bütün dünyayı kendine hayran bırakan toleransı, aynı kültürün insan ruhuna hükmedişidir.

Evet, yeni teşekkül eden bir devletin başka milletleri taklidi, onlardan istifadesi normaldir. Ama başka milletlere tarih boyunca her hususta kaynak olmuş bir milletin, bir başka milleti taklidi veya kültürünü transfer etmesi, o milletin kendini inkârıdır. Şu halde millî kültürle gençliği doyurmak, onu kendine döndürmek olacaktır.

Mesuliyetsizlik hastalığı

Gençliğimizin diğer bir problemi de mesuliyetsizlik vadisine sürüklenmiş olmasıdır. İnsanoğlunun muvaffak olması, kendi kendini mesul kabul etme durumuna göre değişir. Kaldı ki, kendini hiç mesul hissetmeyen insandan hayırlı bir netice beklemek mümkün değildir. Bugün eğitim çağındaki neslimizin ruhen âtıl duruma düşmesi, şüphesiz mesuliyet duygusunu kaybetmiş olmasındandır. Vazife ve mesuliyet şuurundan mahrum olan fert ve toplumlar, devamlı bir anarşi ve kaos havası içindedirler. Böylece de o toplum fena alışkanlıkların, sevilmeyen huyların esiri olur.

Bu teşhislerden sonra özet olarak diyeceğimiz şudur: Bugün sistem ve kanunlar üzerinde duruluyor. Eğer sistemleri ve kanunları yapan ve tatbik eden “insan” üzerinde durulur, kalkınmada hedef bizatihi insanın kendisi seçilir yani insan kalkındırılırsa ve eğitimimizin ana gayesi bu olursa, istenilen netice, beklenilen kalkınma kendiliğinden olacaktır.

Bu şerefli vazifede bütün ilgililere muvaffakiyetler dileriz.


Zâriyât, 51/56

Fotoğraf Galerisi

    Lade Dir den Flash Player um die Diashow zu sehen.