TEZİMİZ ve MAARİF

İnsanın tâbi olduğu esaslar, ilâhî ve beşerî olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhî esaslar, kaynağı beşere dayanmayan, kaynağı bizzat Hak olan; beşerî esaslar ise, kaynağı Hak olmayan esaslardır. Bu esaslar, her devirde beşerin önüne sergilenmiştir. İlâhî esaslara uyan insan ve toplumlarda, istenilen huzur ve beklenilen netice -beşerin menfaatine- her devirde zuhur etmiştir.

Hâl böyle iken, beşerî esaslarda temel kabul edilerek uyulan prensip ve kaideler, insan denen varlığa isteneni verememiştir. Bu sebeple de insan, huzur için arayışına devam etmiş ve sonunda aradığını bulamamanın yorgunluğu ile etrafına zararlı bir varlık olmaktan berî olamamıştır.

“Fayda beklerken zarar gördüğümüz bu varlıktan niçin kendisi ve çevresi için hayırlı bir netice alamıyoruz?” denirse; “Kendine dönsün, kendinden Yaradanına giden yolu bulsun; kendi lehine kazanılsın” deriz. Kendi yararına kazanılamayan insandan hayırlı bir netice beklemek mümkün değildir. Esasen, beşerî nizam ve kanunları da yapan insandır. Bu esasların dahi, muhkem ve mutemet olması, onu yapan insanların sıhhat ve kemâline bağlıdır. Aksi takdirde körden görmesini, sağırdan işitmesini, dilsizden konuşmasını beklemek abes olur. Durum bu olunca çeşitli yollarla iç oluştan ve mânevî bağlarından koparılmış insan ne kendine ne de çevresine faydalı olabilir. Nitekim, mânevî boşluk yüzünden kendinden koparılmış insanın sağa-sola sarkması, yıkıcı ve yakıcı bir sadist haline gelmesi, bu sefaletin tabiî bir sonucudur.

Uzun yıllardan beri maarifin hedef olarak seçeceği yol ve konu bu olmalı idi. İnsanı kendinden başka şeylerle meşgul etmek, onu daima kendinden koparmıştır. O halde; insanı eğitmek ve yetiştirmekle görevli olan maariften beklenilen budur. Bugün, okumuş yazmış insanımızdan, istenilen neticenin alınamadığı bir gerçektir. Ve hattâ eğitim çağındaki neslimizin çok kısa bir geçmişte kötü bir örnek olduğu, nefsanî ve şeytanî davranışların başını çektiği hepimizce bilinmektedir.

O halde, “Bugünün asıl davası nedir?” denirse; “İnsanımızı, süflî arzularının esiri yapan düşünce ve görüşten kurtarmak, iman ve insan mevzuunda ilâhî mikyaslar içinde eğitmektir” cevabını verebiliriz.

Bugün ictimaî, iktisadî, hukukî, sınaî ve siyasî çalışmalara ihtiyaç yok değildir. Ama asıl alâka bekleyen insandır. İnsanı kalkındırmadan sıhhatli bir iş yapmak mümkün değildir.

Bugün, hür dünyanın ve yıkılmış komünist blokun ihmal ettiği konu da budur. Belki de bu esas üzerine eğilirlerse varlıklarının anlamı da kalmayacaktır.

Kâinat malzemesini şekilden şekile sokacak veya birtakım icat ve keşifler yapacak mimar, insandır. Bu varlığın kâinatı şekillendirebilmesi için, evvela kendinin bir şekle sokulması zarurîdir. Bu olduktan sonra, insan her türlü malzemeyi insanlığın menfaatine, hizmetine sunar. Aksi takdirde; kullanılan her alet, insanlığa zararlı bir unsur haline gelir.

Bu düşüncemizi bir misâlle ifade etmek istersek, deriz ki: Meselâ; bir bıçak, ayrı düşünce ve inançta olan insanların elinde farklı farklı işler görür. Bir kasabın elinde rızkını kazanmak için kullanılan bu vasıta; mutfakta ailesinin hizmetini gören bir hanımın elinde soğan, patates… doğrarken; doktorun elinde ameliyat eder ve adam öldürmek için plan kuran bir katilin elinde, tasavvur ettiği cinayeti işlemek için kullanılan korkunç bir alet olur. Dikkat edilirse, kullanılan alet aynı olmasına rağmen kullanan elin kafa yapısına ve inancına göre iş görmektedir.

Hemen şunu ilâve edelim ki; ilâhî düsturların haricinde hiçbir sistem, insanı bu mantık ve mantalite ile ele almamıştır. Bilâkis; insana eğilinmemiş, insanın dışındaki varlıkların plân ve programı ile meşgul olunmuştur. Her yeni buluşta ve dışa açılışta, bu şerefli mahluktan uzaklaşılmış; tamamen veya kısmen, insan kendinden ve ana mihrakından koparılmıştır.

Meselâ komünizm; ictimaî hayatın iktisadî yapısını ele alırken bu iktisadî yapının gereğine göre insana bir yer verir. Ve bu sistemde insan hem dış hem iç tabiat bakımından tamamen esirdir. Yine “hür dünyanın” “kurtuluş simididir” diye baktığı kapitalizm; evet, o da bir başka ekonomik mantıkla, kendi nizamı içinde insana bir yer verir. Ve kapitalizm hür dünyada insanı dışa karşı hür, iç tabiatının önünde ise nefsanî arzularının tamamen esiri haline getirmiştir. Durum bu olunca, ‘insana göre sistem değil, sisteme göre insan’ prensip ve kaidesinden hareket edilerek çalışılmıştır ki; bu da insanlığın tamamen veya kısmen imhası veya esareti olmuştur.

İşte, epey zamandan beri, dünya bu iki tehlikeden birini tercih etmek durumunda kalmıştır. İkisinin de temel esasları tarihî materyalizme bağlı olmasına rağmen, teferruatta birbirinden farklı görünmeleri günümüz insanını yanıltmış, sanki bu iki şey birbirinin münkiri intibaını vermiş; durum böyle iken kimden kime kaçacağını bilemeyen dünya, bu iki ejderhanın kurbanlık yemi haline gelmiştir. Sanki dünya, bu iki görüşün veya sistemin tapulu arazisi gibi kabul edilip devletler ve milletler bu iki görüşten birini tercih etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Bu manzara karşısında inananlara düşen vazife; nüfuzunun hududu altına alıp inim inim inleten bu görüşler karşısında birliği temin etmek ve her ikisinin de cehaletten başka sermayesi olmadığına dünyayı ikna etmektir.

Hakikat ölçüsüne göre, insanın fıtratına uygun bir ölçüye kavuşmak kesinlikle zaruridir. Zira insan, istediğini değil istenileni yapmakla mükelleftir. Ne dış âlemden uzak iç oluş, ne de iç âlemden uzak dış oluş, istenilen değildir. Her ikisinin de olması zarurîdir. Onu, kendi iç dünyasında kontrol ve murakabe eden kudretin hesaba çekeceğine inandırdıktan sonra, dış âlemin mimarı durumuna getirmek lazımdır.

Mimarî bir eseri ele aldığımızda, bir plan ve projenin esas olduğunu anlarız. Bu mimarî eser için, plan ve programı tatbik eden bir usta ve o ustanın malzemesi de sözkonusudur. O halde plan kadar malzeme, malzeme kadar da plan mühimdir.

Netice olarak deriz ki: Maarif, insan yetiştiren bir ekol ve kuruluş olarak, evvela bünyesini sağlam esaslarla teminat altına almalıdır. Kendi kuruluşunda maksadına ulaşamayan bir müessese, mükellef olduğu vazifeyi ifâda, istenilen ve beklenileni -tabiî olarak- veremeyecektir. Maarif, kendi kuruluşunu tamamladıktan sonra, işlemekle, yetiştirmekle mükellef olduğu insanı, kendinin, cemiyet ve milletinin ve bütün insanlığın istifade edeceği bir varlık haline getirecektir.

Fotoğraf Galerisi

    Lade Dir den Flash Player um die Diashow zu sehen.