<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HAYDAR BAŞ</title>
	<atom:link href="http://haydar-bas.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://haydar-bas.com</link>
	<description>Just another WordPress weblog</description>
	<lastBuildDate>Thu, 13 May 2010 11:33:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>HİTÂBE</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=307</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=307#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:32:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>
		<category><![CDATA[HİTÂBE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=307</guid>
		<description><![CDATA[Mü’minler!
İman ehli olarak yaşamanız ve imanlı olarak ölmeniz için Allah’ın dinine sımsıkı sarılmanız şarttır. Siz, yaptığınız ibadetlerle nefsinizi temizleyip terbiye edersiniz. Böylece şeytan, sizin vücut ülkenizdeki hakimiyetini kaybeder. Fakat şeytan hiç durmaz, kaybettiği saltanatını geri alıp sizleri kendisine kul etmek ister. Eğer ona uyarsanız, onu memnun edecek ve de sizi mağlup etmesine vesile olacaksınız. Onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4239178.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-308" title="4239178" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4239178-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Mü’minler!</p>
<p>İman ehli olarak yaşamanız ve imanlı olarak ölmeniz için Allah’ın dinine sımsıkı sarılmanız şarttır. Siz, yaptığınız ibadetlerle nefsinizi temizleyip terbiye edersiniz. Böylece şeytan, sizin vücut ülkenizdeki hakimiyetini kaybeder. Fakat şeytan hiç durmaz, kaybettiği saltanatını geri alıp sizleri kendisine kul etmek ister. Eğer ona uyarsanız, onu memnun edecek ve de sizi mağlup etmesine vesile olacaksınız. Onun için dikkatli olun, adımlarınızı temkinli atın.<span id="more-307"></span></p>
<p>Peygamberimizin’in (sav), Vedâ Hutbesi’nde buyurduğu gibi; <strong>“Allah katında en hayırlınız, Allah’dan en çok korkanınızdır.”</strong> Yaptığınız ibadetlerle yükseldiğiniz takvâ hâlini muhafaza edin. Nefsinize esir olup, kazandıklarınızı kaybetmeyin.</p>
<p>İman, ibadetle ispatlanır. Nasıl ki bir davada şahit aranıyorsa, inancınızın ispatında da sizden şahit sorulur. İbadetleriniz şahidinizdir. Bugüne kadar kıldığınız namazlarınızı bundan sonra da huşû ile kılın. Muktedir iseniz hacca gidin, zekât verin, fakirlere yardım edin.</p>
<p>Her halükârda Allah’ın Kitabı’na ve Resûlullah’ın Sünneti’ne sımsıkı sarılın. İnancınızı paylaşanlarla kardeş olun. Mü’minler birbirinin kardeşidir. Kardeş kardeşin namusuna göz dikmez, malına, canına tecavüz etmez. Bilâkis bunları muhafaza eder. O halde siz de muhafaza edin. Allah için kardeş olun ve birbirinizi sevin.</p>
<p>Mü’minler!</p>
<p>Sizi kontrol eden ilâhî kudreti unutmayın. Aldığınız her nefesin hesabı sorulacaktır. O halde, İlâhî Hesap Gününe en güzel şekilde hazırlanın. Ömür kısadır; tıpkı bir rüya gibi gelip geçer, farkında olmazsınız. Sonunda pişman olmanız da sizi kurtarmaz. O hâlde, tedbirlerinizi şimdiden alın.</p>
<p>Ananıza, babanıza ve ailenize adâletle muamele edin. Onların elbette ki sizin üzerinizde hakları vardır. Siz onların hakkını korursanız, Allah da sizin bütün işlerinizi kolaylaştırır.</p>
<p>Dargınlıklarınız sona ermeli. Mü’min, sadece Allah için buğzeder. Nefsi için kimseye kin tutamaz. İnandım diyen her mü’minle kucaklaşın ve kardeş olun. Kimseye hased etmeyin. Eğer bir mü’mine hased ederseniz bütün ibadetleriniz boşa gider. Zira Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Hased, mü’minin amelini, ateşin odunu yediği gibi yer bitirir”<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn1"> </a> buyuruyor. Sonra, hased etmene ne gerek var? Mülkün sahibi, Cenab-ı Hak’tır. Kulun elindekine göz dikmek yerine, O’nun hazinesinden isteyip almak en doğrusu değil mi?</p>
<p>Zaman zaman kabirleri ziyaret ediniz. Dikkat edin, orada yatan insanlar dün sizin gibi hayatta olan insanlardı. O halde, siz de yarın onlar gibi olacaksınız. Gerçek kabir ziyareti, orada ölmeden evvel ölümü yaşayan, hesaba çekilmeden evvel nefsini hesaba çekebilenin ziyaretidir. Eğer, o kabirde hislenip kendinizi kontrol ve murakabe etmediyseniz, demek ki siz kabri ziyaret etmediniz.</p>
<p>Yine zaman zaman fakirleri sadaka ile, yaşlı ve çocukları onlara gerekli saygı ve sevgiyi göstererek, hediyelerini ihmal etmeyerek sevindirin.</p>
<p>Mü’minler!</p>
<p>İbadetleriniz, sizi mütevazi eylesin. Böylece insanlarla iyi geçinirsiniz. Mütevazi insanların hayatı huzur içinde geçer. Allah’ı zikri unutmayın. Kalpleriniz Allah’ın zikri ile huzur bulur. Zira Allah, Kur’ân-ı Kerim’de; “Dikkat edin, kalpleriniz ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn2">”</a> buyurdu.</p>
<p>Gurur ve kibirden kaçının! Gurur ve kibir, mü’minin en büyük düşmanıdır. Bu hâl, insanı küfre kadar götürür.</p>
<p>Helâliniz olmayan kadına bakmayın. Kötü niyet beslemeyin. Zinanın her çeşidi haramdır. Ve de her çeşidine şiddetli azap vardır. Kimsenin hakkına tecavüz etmeyin. Herkese adâletle muamele edin. Dinde takvâ yolunu seçin. Allah’a teslim olun. Gönlünüz Hak ile olsun!</p>
<hr size="1" />
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">Ebu Dâvud’dan Kütüb-ü Sitte Muhtasarì, Hadis no: 1164; c. VI, s. 325</a></h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref2">R</a>a’d, 13/28</h6>
<h6> </h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=307</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GENÇLER!..</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=304</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=304#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:31:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>
		<category><![CDATA[GENÇLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=304</guid>
		<description><![CDATA[Gençlik büyük bir nimettir.
İyi bilin ki, genç kalmak; ancak ölümsüz bir inanca sahip olmak, mutlak hakikate teslim olmak ve hizmet etmekle mümkündür.
İman, ibadetle ispatlanır. Nasıl ki, bir dâvada şâhit aranıyorsa inancınızın ispatında da sizden şâhit sorulur. Sizin şâhidiniz, ibadetlerinizdir. O halde; namazı huşû ile kılın, orucu tutun, muktedir iseniz hacca gidin ve zekâtınızı verin. Haramları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4553261.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-305" title="4553261" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4553261-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Gençlik büyük bir nimettir.</p>
<p>İyi bilin ki, genç kalmak; ancak ölümsüz bir inanca sahip olmak, mutlak hakikate teslim olmak ve hizmet etmekle mümkündür.</p>
<p>İman, ibadetle ispatlanır. Nasıl ki, bir dâvada şâhit aranıyorsa inancınızın ispatında da sizden şâhit sorulur. Sizin şâhidiniz, ibadetlerinizdir. O halde; namazı huşû ile kılın, orucu tutun, muktedir iseniz hacca gidin ve zekâtınızı verin. Haramları terk edin.<span id="more-304"></span></p>
<p>Dikkat edin, kulak verin; bugün insanlığın içinde bulunduğu asıl bunalım, ölümden sonra vuku’ bulacak dirilişe iman edip-etmeme noktasındadır; insanlık, dirilmekten şüphe ediyor. İyi bilin ki; bu, nefsin ve şeytanın vesvesesidir. Diriliş mutlaka gerçekleşecektir. Mülkün sahibi için bu hiç de zor değildir. Nasıl günü görüyor, geceyi görüyor, âlemi seyrediyorsanız; işte, aynen onun gibi, hattâ ondan daha da açık, öteki âlemi göreceksiniz. İşte o zaman, yaptığınız herşeyden hesap vereceksiniz. Buradaki küçük hesaplar, o büyük hesaba hazırlıktır.</p>
<p>Hak, sizi bu âleme en mükemmel mîmarlar olarak gönderdi. O halde malzemeyi iyi işleyin, iyi kullanın. Bu sebepten dolayı, kimsenin sizi eleştirmesine fırsat vermeyin. Sizin bir kolunuz dünyada, diğeri de öteki âlemdedir. Bakın, geçmişte ceddiniz maddeyi tasarrufla nice medeniyetler kurdu. Onlara vâris olmalısınız.</p>
<p>İnancınız, mutlak hakikate ve onun esaslarına bağlanmakla kuvvet kazanır. Vatanınız mukaddes ve muazzezdir. Çünkü vatanınız, şühedânın kanı ile yoğrulmuş, evliyânın nefesi ile hayat bulmuş bir beldedir. O, sizin namusunuzdur. Ona bu mantıkla sahip çıkın. Namusunuza göz diken ırz düşmanları nasıl alçak birer hâin iseler, vatanınıza karşı gizli hesaplar içinde olanlar da öyledir. Vatanınıza sahip çıkmak hem hakkınız, hem de vazifenizdir.</p>
<p>İnancınızı paylaşanlar, çeşitli meşrep ve mezheplerden olabilirler. Onlara gönlünüzü açın, onlarla kardeş olun. Bu, mukaddes inancınızın gereğidir. Sizin mezhep ve meşrebinizden değildir diye kardeşlerinize tavır almanız, hor bakmanız, onları hiçe saymanız yanlıştır. İyi bilin ki; taassub ve hased, yaptığınız güzel işleri yakan bir ateştir. Bu ateşe düşmeyin. Eğer hizmet, sizin mezhep ve meşrebinizden olmayan kardeşlerinize mukadderse, sizin onları çekememeniz mutlak kadere isyandır.</p>
<p>Hased, büyük bir hastalıktır. Kaabil, bu hastalıktan dolayı kardeşi Hâbil’i öldürdü. Sonra, nice kavimler de bu hastalıktan helâk oldular.</p>
<p>Hem bilmez misiniz ki kaderin sizin üzerinizde bir hesabı vardır. Onun hesabı zuhur ettiği zaman, “Bu nasıl olur?” demeyin; rıza gösterin.</p>
<p>Hakkınız olmayan hiçbir şeyi istemeyin. Hakkınız olan herşeye de sahip çıkın. Hakkınızı aramaz, ona sahip çıkmazsanız, hakkınıza karşı en büyük haksızlığı yapmış olursunuz.</p>
<p>Hiçbir canlıyı incitmeyin; muktedir iseniz her canlıya merhametle muamele edin. İnsanlara yardım elinizi uzatın. İyilikte herkesten öne geçin.</p>
<p>Kimseden kendinizi üstün görmeyin; yücelik tevâzûdadır. İyi bilin ki, tevâzûda ne kadar ilerlerseniz o kadar yücelirsiniz. Fakat tevâzuu Hak için yapın. Eğer nefsiniz için olursa o tevâzû değil, riyâ olur; ölçüyü kaçırmayın. Ölçünüz Kitap ve Sünnet olsun. Bir de, bunlara dayanan İcmâ ve Kıyas.</p>
<p>Hz. Âdem’den olduğunuz muhakkaktır. Âdem ise topraktandır. O halde siz, toprak olarak kimseden üstün olamazsınız, yani kalıp olarak. Ancak Hakk’tan korkar ve O’nu sayarsanız üstün olursunuz. Hak sizin kul olmanızı istiyor, kul! İyi bilin ki, kulluk en büyük makamdır.</p>
<p>Sizi her an kontrol ve murakabe eden mutlak kudreti unutmayın. O’nun hesabı âdildir. Siz de âdil olmak istiyorsanız nefsinizi murakabe edin, muhasebe edin. Siz hesaba çekilmeden nefsinizi hesaba çekerseniz sonunuz hayr olur.</p>
<p>Gençler! İyi bilin ki, inananlar kardeştir. Onları sevin. En güzel sermayeniz, Hak için sevmenizdir. Sevmek Hak için olursa, bu, her türlü kötü sıfatlardan sizi arıtır, nefsinizi ıslah eder. Eğer sever ve sevilirseniz herkesi davanıza râm edersiniz. Dâvanıza râm edemeyeceğiniz kimse yoktur.</p>
<p>Gençler! Geçmişte kavimlerin batmasına sebep olan hastalıklardan biri de nifaktır. Nifak, büyük bir hastalıktır. Bir millete nifak girerse, adâlet ortadan kalkar. Adâletin olmadığı yerde zulüm olur. Siz bu konuda çok dikkatli olun; nifaka vesile olmayın. İnsanları da bu konuda uyarın.</p>
<p>Hakk’a koşun, Hakk’la olun, haklı ile olun, haklı olun.</p>
<p>Hepiniz Hakk’a emanet olun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=304</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MADDÎ ve MÂNEVÎ YARDIMLAŞMA</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=301</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=301#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:29:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=301</guid>
		<description><![CDATA[Aile ve cemiyet hayatının gerçekleşmesi, bir mânâ kazanıp bütünleşmesi için maddî ve manevî yardımlaşma şarttır. Fertlerin, gerek aile ve gerekse cemiyet içerisinde bir bütünü meydana getirebilmeleri için birçok yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı olmaları gerekir. Sıhhatimiz, gücümüz ve imkânlarımız ne kadar çok olursa olsun yalnız olarak yaşamak, ihtiyaçları karşılamak mümkün değildir. Hayatı, bir bünyeyi meydana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4056509.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-302" title="4056509" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4056509-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Aile ve cemiyet hayatının gerçekleşmesi, bir mânâ kazanıp bütünleşmesi için maddî ve manevî yardımlaşma şarttır. Fertlerin, gerek aile ve gerekse cemiyet içerisinde bir bütünü meydana getirebilmeleri için birçok yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı olmaları gerekir. Sıhhatimiz, gücümüz ve imkânlarımız ne kadar çok olursa olsun yalnız olarak yaşamak, ihtiyaçları karşılamak mümkün değildir. Hayatı, bir bünyeyi meydana getiren uzuvlar gibi disiplinli bir organize içerisinde yaşamak zorundayız. Bütün fertlerin, bu cemiyette bir yeri ve vazifesi vardır. Binbir çeşit ihtiyacın karşılanmasında, herkes bir hizmeti ister istemez gerçekleştirmektedir.<span id="more-301"></span></p>
<p>Hayatın maddî cephesinde bu böyle olduğu gibi inanç ve fikir cephesinde de durum aynıdır. İnanç, fikir, ibadet ve ahlâk sahasındaki ihtiyaçlarımızı da yalnız başımıza karşılayamayız. Yani, hiçbir meselede fert kendi kendine yeterli değildir. Dolayısıyla, kişiler, istemeseler veya farkında olmasalar bile birbirlerine maddeten ve mânen yardım etmektedirler, etmeye mecburdurlar.</p>
<p>Ancak, kişilerin ve toplumların, yanlış yönlendirilmeler neticesinde -bencilliğin, nemelâzımcılığın, hasedin ve kinin insanı kendinden uzaklaştırması münasebetiyle- daha çok kendi menfaatlerini gözeteceği bir gerçektir. Hem bu tip rahatsızlıklara düşmemek ve hem de cemiyet hayatında arzu edilen huzuru, birliği, dayanışmayı gerçekleştirmek için maddî ve mânevî yardımlaşmaya ihtiyacımız vardır. Ayrıca bu husus, insan hayatında sevgi ve merhametin de ifadesidir. Hiç şüphesiz, sevgi ve merhamet de imandandır.</p>
<p>İşte bu noktada rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olan Ramazan ve mübarek gün ve geceler mü’minler için hattâ bütün insanlar için bir fırsat-ı ilâhiyedir. Kendimize, ailemize, çevremize en faydalı olableceğimiz zamanlardır. İnancımızı, fikrimizi, düşüncemizi aile fertlerimize, akraba ve hısımlarımıza, öğrencimize, işçimize, memurumuza, meslektaşlarımıza tavsiye etmenin tam zamanıdır. Farz, vacib, sünnet, müstehab olsun bütün ibadetlerle hayatımızı Rabbimize adamalıyız. Konuşabildiğimiz herkese tavsiye ve telkin etmeliyiz. Mânevî yardımlaşmadan maksut budur. Cenâb-ı Hak, Asr Sûresinde bunu; <strong>“Birbirlerine karşı tavsiye edenler”</strong> diye haber veriyor. Mâide Sûresinde de; <strong>“İyilikte ve takvâda yardımlaşmak hususunda yarışınız</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn1">”</a> buyurulmaktadır.</p>
<p>İnsanlar manevî yönden, bilgi yönünden çok farklı oldukları gibi, maddî imkânlar bakımından da birbirlerinden farklıdırlar. Öyle ki, kimisinin servetini saymaya ömür yetmez, kimisi de saymaya birşey bulamaz. Kimisinin anası, babası, çocukları, akrabaları, çevresi bir hayli geniştir ama diğeri yapayalnızdır. Yani, Cenâb-ı Hak çeşitli sebep ve hikmetlerden dolayı kişileri farklı şartlarda, farklı nimet ve külfetlerde yaratmıştır. Bu farklılığın sulha veya zulme sebep olmaması için karşılıklı hak ve vazifeleri de yine Cenâb-ı Hak emir ve tavsiye buyurmuşlardır. Fakirin, yetimin, kimsesizin, muhtacın, âcizin, komşunun gözetilip korunması âyet ve hadîslerle mükâfaat ve ceza çerçevesi içerisinde ele alınmıştır.</p>
<p>Madem ki insanlar aile, akraba, hısım, komşu, meslekdaş, hemşehri vb. bakımlardan birbirleriyle içiçedirler, o halde karşılıklı hak ve vazifelerin olması tabiîdir, zarurîdir.</p>
<p>Bu hak ve vazifelerin kimisi mecburîdir, kimisi de ihtiyarîdir. Zekât farz, kurban vâcib, diğer hayır ve hasenât kabilinden yapılan işler ihtiyarîdir. Fakat ihtiyarî olarak kabul edebileceğimiz işler, bazen şartların gereği bizzat mesuliyetimizin dahiline girebilir. Zaten mü’min, mükâfaat ve cezayı da kendi dar kalıpları içerisinde düşünmeyip dünya ve ahiret bütünlüğü inancıyla ele aldığından, hep Cennete-Cemâlullaha tâliptir. Kendisi bir kulun bir ihtiyacını karşıladığı zaman, Cenâb-ı Hakk’ın onun daha büyük bir ihtiyacını karşılayacağına kesin olarak inanır ve güvenir.</p>
<p>Yine mü’min, dünyanın ve nimetlerinin fânîliğine, Cennet nimetlerinin enginliğine, sonsuzluğuna kesin bir mânâ ile inanmaktadır. Bu bakımdan mü’min, Allah’ın kendisine verdiği bu geçici imkân ve nimetlerden ne kadar ikram ve ihsanda bulunursa, onlarca, yüzlerce, binlerce katının kendisine verileceğinden şüphe etmez.</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılan odur ki; gerek içinde bulunduğumuz tabiî ve fıtrî şartlar, gerek beşerî münasebetler ve gerekse ilâhî emirler açısından insanların, ailelerin ve cemiyetlerin şerde değil hayırda, maddeten ve mânen birbirleriyle yardımlaşmaları icap etmektedir. İhtiyaç, hastalık, düğün, doğum, ölüm&#8230; hülâsa her an bir ve beraber olmak, hep yardımlaşmak, sevgiyle, merhametle yaklaşmak, kusur ve suç aramadan önce binlerce vazifemizin ve mesuliyetimizin olduğunu unutmamak, hem insan olmamızın hem de mü’min olmamızın gereğidir.</p>
<p>Hayatın bütünü içerisinde ibadetlerimizi ve bütün meşguliyetlerimizi bu ölçüyle tekrar ele almakta fayda vardır. Fakirlerimizi, yoksullarımızı, kimsesizlerimizi biz himaye edeceğiz, biz yedirip giydireceğiz, biz okutup eğiteceğiz, dinini, örfünü biz öğreteceğiz veya birinci derecede biz yardımcı olacağız.</p>
<p>Ben, sen, o değil, biz yapacağız. Ben insanım diyen, ‘inandım’ diyen herkes yapacak. Zira <strong>“Mü’minler ancak kardeştirler.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn2">”</a> Mü’minler birbirlerinin yardımcıları, velîleridirler. Mü’minler, birbirlerine karşı çok merhametlidirler. Mü’minler, ahirete yakînen inanırlar.</p>
<hr size="1" />
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">M</a>âide, 5/48</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref2">H</a>ucûrât, 49/10</h6>
<h6> </h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=301</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İBADET ve KÜLTÜR</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=299</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=299#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:28:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>
		<category><![CDATA[İBADET ve KÜLTÜR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=299</guid>
		<description><![CDATA[İbadet ve kültür, insan hayatının değişmez iki ana unsurudur. Ve her ikisi de bir inancın gereğidir. Toplum hayatına hangi inanç hakimse, o inancın ibadet ve kültürü toplum gündemini meydana getirir. Meselâ, Hıristiyan inancının hakim olduğu Avrupa toplumunda ibadet ve kültürün kaynağı da Hıristiyanlıktır. Kiliseler, kilise âyinleri, nikâh merasimleri, özel günler, bayramlar, vaftizler ve daha niceleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/5729782.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-298" title="5729782" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/5729782-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>İbadet ve kültür, insan hayatının değişmez iki ana unsurudur. Ve her ikisi de bir inancın gereğidir. Toplum hayatına hangi inanç hakimse, o inancın ibadet ve kültürü toplum gündemini meydana getirir. Meselâ, Hıristiyan inancının hakim olduğu Avrupa toplumunda ibadet ve kültürün kaynağı da Hıristiyanlıktır. Kiliseler, kilise âyinleri, nikâh merasimleri, özel günler, bayramlar, vaftizler ve daha niceleri hep mevcut Hıristiyanlık inancının bütün Hıristiyanlar tarafından yerine getirilen ibadetleri cümlesindendir. Yahudilerin de ibadetleri, kültürleri hattâ her zamanki zulüm ve ifsatları tamamen inançlarının neticesidir. Toplumun fertleri tarafından yaşanan çok basit bir olayda bile, onun bağlı bulunduğu inancın izlerini bulmak mümkündür.<span id="more-299"></span></p>
<p>Dolayısıyla topluma mal olmuş, toplum fertleri tarafından benimsenmiş herhangi birşeyi kabullenmek veya reddetmek, esasen o toplumun inancını kabul veya red mânâsına gelir. Bir de; ‘din ve vicdan hürriyetine’, ‘temel hak ve hürriyetlere’ evet veya hayır mânâsına gelir. Bu genel kaidenin dışına da hiçbir fert ve hiçbir devlet çıkamaz.</p>
<p>Durum bu olunca; bir ferdin, toplumun, milletin inancını, ibadet ve kültürünü kabul etmenin, hoş görmenin hem insanî hem de hukukî yönü vardır. İnsanî yönü vardır; çünkü her insan doğuştan birtakım haklara ve hürriyetlere sahiptir ki bu hak ve hürriyetler tamamen kendisine aittir. Yani başkalarının ikramı veya lütfu değildir. Bu meselenin bir de hukukî yönü vardır. Çünkü ferdin temel hak ve hürriyetlerine, vicdan ve din hürriyetine müdahale hukuken suçtur, cezâî müeyyideyi gerektirir.</p>
<p>Bir de şöyle bir netice ortaya çıkıyor: Bir dine inanmak ve onun gereğini yapmak, kültürünü yaşamak ferdin kendi tercihine kalmıştır. Tercihini hangi noktada kullanmışsa, artık toplumun ve devletin vazifesi, kişinin tercihi istikametinde ona yardımcı olmaktır. Toplumun ve devletin diğer bir vazifesi de kendi insanının inancına zarar verecek başka kültürlere müsamaha etmemektir. Bu, hem devlet olarak kendi geleceği, kendi bağımsızlığı, hem de fertlerin temel hak ve hürriyetlerini koruması bakımından şarttır.</p>
<p>Diğer bir husus; tarihî bir gerçektir ki millet, ibadet ve kültürünün mücadelesini yabancılara, düşmanlara karşı verir, kendi milletine karşı vermez. Halbuki bizde, vatandaş, kanunların teminatı altında olan din ve vicdan hürriyetinin mücadelesini kendi aydınına, kendi bürokratına, kendi yöneticilerine karşı vermek zorunda bırakılmıştır. Böyle bir mücadele ortamını, hangi bahane ve gerekçe ile olursa olsun ortaya atmak, millet ve devlet bütünlüğü için en büyük tehlikedir. Hattâ değil böyle mücadeleye sebep olmak; din ve vicdan hürriyeti, temel hak ve hürriyetler en açık ve net olarak teminat altına alınmalı ki hiçbir güç o mahrem konuya gayr-i ciddî bir mantıkla yaklaşmasın. Yoksa, nasıl olur da bir millet kendi inancına, ibadet ve kültürüne ters düşer, küfreder, ceza verir. Tabiî ki bunun sebebi; o toplumda insanların inancının münakaşa edilir duruma düşmesi, başka milletlerin inançlarına ait kültürün toplumu istilâ etmesi, tahakkümü altına almasıdır.</p>
<p>Esas olan, doğru olan; bir milletin bütün fertlerinin kendi inancıyla, ibadetiyle ve kültürüyle bir bütün olmasıdır. İdarî, siyasî, ilmî kariyer sahipleri, halk tabakasının tamamının devraldığı tarihî emaneti -ki o da inançtır, ibadettir, kültürdür- aynen muhafaza ederek kendisinden sonra gelen nesillere tekrar emanet etmesidir. Bu da; onu yaşamakla, yaşatmakla, okumakla, okutmakla olur.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra deriz ki; bir millet kendi inancıyla, onun gereği olan ibadet ve kültürle ters düşmeye başlamışsa, bazıları, bazı kurumlar, güçler milletin inancının, ibadetinin, kültürünün aleyhine düşmüşse, bu husustaki faaliyetlerini planladığı şekilde, zamanlamasını yaparak icraata koyabiliyorsa bunun hukukla, hürriyetle izahı yapılamaz. Burada millet iradesine, inancına çok açık bir tahakküm vardır. Bu tahakküm, herhangi bir hatâ neticesinde değil, tamamen bir kastın, ihanetin neticesinde yapılmaktadır. Bu noktada millete sahip çıkmayanlar, milletin yanında yer almayanlar, milletle bütünleşmeyenler en azından karşı tarafa prim vermektedirler. Bu da, dolaylı bir ihanetten başka birşey değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=299</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TARİH ŞUURU</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=297</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=297#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:27:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH ŞUURU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=297</guid>
		<description><![CDATA[Bir toplumun millet olabilmesi, zannedildiği kadar kolay ve basit değildir. Hele kâğıt üzerinde hiç mümkün değildir. Çile ile rahatın, yoklukla bereketin, kederle sevincin, zahmetle rahmetin, külfetle nimetin, feragatın, fedâkârlığın, şecaatin, sadâkatin, gözyaşının, alınterinin, kanın, canın beslediği, koruyup yücelttiği bir inanç gerek, bir fikir gerek, bir ideal gerek, zaman gerek, mekân gerek, insan gerek, insan!.. Ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4061206.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-296" title="4061206" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/4061206-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Bir toplumun millet olabilmesi, zannedildiği kadar kolay ve basit değildir. Hele kâğıt üzerinde hiç mümkün değildir. Çile ile rahatın, yoklukla bereketin, kederle sevincin, zahmetle rahmetin, külfetle nimetin, feragatın, fedâkârlığın, şecaatin, sadâkatin, gözyaşının, alınterinin, kanın, canın beslediği, koruyup yücelttiği bir inanç gerek, bir fikir gerek, bir ideal gerek, zaman gerek, mekân gerek, insan gerek, insan!.. Ve bu inancın, bu fikrin, bu insanın mührünü taşıyan bir tarih gerek. Öyle bir tarih ki; kimi onu gözyaşı ile, kimi de kanı ile sulamış ve canı ile de beslemiş olsun. Bütün bunlar, bir millet olmanın, milletçe yaşamanın gerekleridir.<span id="more-297"></span></p>
<p>Bir milletin hayatından, o milletin inancını, fikrini, idealini silip atmakla, tarihini inkâr ve reddetmekle elde edilecek netice millet olmaktan çok uzaktır. Elde sadece zelîl, mağdur ve mahkûm bir topluluk kalır ki, onun da sırtındaki kamburlar hiçbir zaman eksilmez. Hakikatler, inkâr edilmekle hakikat olmaktan çıkmazlar. Hakikatleri inkâr edenler, esasen kendilerini inkâr etmiş olurlar; faturayı da millete ödetirler.</p>
<p>Bir milletin tarihi ne kadar eski, ne kadar zengin olursa o milletin geleceği de o nisbpette parlak olacaktır. Çünkü dünü olmayanın yarını, kökü olmayanın gövdesi, dalları, yaprakları, meyveleri olmaz. Bu milletin kökleri, insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanır. Geleceği de kuşatabilmesi, köklerin gövdeden koparılmamasına bağlıdır. Milletimizin madde ve mânâda kalkınabilmesi için gerekli herşey, tarihimizde mevcuttur. O engin ve zengin tarihî hazinenin kapılarını bir daha açılmamak üzere kapamak, bu milleti bir türlü millet olamamış toplumların kapılarında el açmaya, iş aramaya mecbur eder. Nitekim milletimizin inancını, kültürünü, örfünü inkâr edeliberi hep geriye sayıyoruz. Vaziyet öyle gösteriyor ki bu gidişle geriye saymanın sonu gelmeyecektir. Çünkü inkâr edilen kuru bir tarih değildir; inançtır, ahlâktır, örftür, kültürdür.</p>
<p>Bir ilim adamı düşünün; hafızasını kaybetmiş, hafızasında hiçbir şey kalmamış, okumayı ve yazmayı unutmuş; bu adamın diploması neye yarar, ilmî şahsiyeti neyi ifade eder? Yeni baştan okumayı yazmayı öğrenmeye; derken ilk, orta, lise ve fakülte yıllarına geri dönüş&#8230; Elli yaşında, ilkokul birinci sınıfa başlıyorsunuz. Altı-yedi yaş grubu ile elli yaş grubu aynı sırada yan yana. Bir atlet düşünelim, asırlardan beri koşuyor. Bu uzun zamandan beri koşarak geldiği bir nokta, aldığı bir mesafe var. Ve siz yarışa bugün başlıyorsunuz. Ve sizin iddianız ona kavuşmak, onu yakalamak. Koş koşabildiğin kadar!..</p>
<p>Nesiller, bayrak yarışı yapan atletlere benzerler. Her nesil kendinden öncekinden devraldığı tarihî mirası taşıyabildiği kadar taşır, taşıdıktan sonra kendisinden sonraki nesle bırakır.</p>
<p>Evet; “bayrak” bir öncekinden kapar gibi, bir sonrakine atar gibi taşınmalı. Devredenler emin ve ümitli, devralanlar, mesul ve ümitli, bekleyenler hazır ve ümitli olmalıdırlar!..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=297</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘ESER’DEN ‘MÜESSİR’E&#8230;</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=293</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=293#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:26:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=293</guid>
		<description><![CDATA[İnsanoğlu ister kabul ister inkâr etsin, kendisini kuşatan fıtrî ortamın dışına çıkamaz; ilâhî kanunların hükmünden sıyrılamaz. Hiçbir şeyin, Yaratıcı’nın izin ve iradesi dışında varlık ve hayat sahibi olması mümkün değildir.
Bu yüzden ‘insanlık tarihi’ boyunca, ‘inkârcılar’ın yaptıkları sadece boşa kürek çekmek olmuştur. O kadar ki, gün ışığından kaçan yarasalar gibi, onlar hakikat güneşinden kaçtıkça, kaçtıkları kuvvetin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/6070669.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-294" title="6070669" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/6070669-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>İnsanoğlu ister kabul ister inkâr etsin, kendisini kuşatan fıtrî ortamın dışına çıkamaz; ilâhî kanunların hükmünden sıyrılamaz. Hiçbir şeyin, Yaratıcı’nın izin ve iradesi dışında varlık ve hayat sahibi olması mümkün değildir.</p>
<p>Bu yüzden ‘insanlık tarihi’ boyunca, ‘inkârcılar’ın yaptıkları sadece boşa kürek çekmek olmuştur. O kadar ki, gün ışığından kaçan yarasalar gibi, onlar hakikat güneşinden kaçtıkça, kaçtıkları kuvvetin hükümranlığının ispatına malzeme olmuşlardır. İnkârlarını ispatlamak için sarıldıkları her sebep, kullandıkları her malzeme Allah’ı haykırmıştır.</p>
<p>İnkârcıların, inkârları çeşitli şekillerde ortaya çıksa bile, temelde bir tek noktada birleşirler: Yaratılmışları, Yaratan’dan ayrı düşünmek&#8230;<span id="more-293"></span></p>
<p>Bu düşünce, Cenab-ı Hakk’ın kâinata koyduğu eşsiz ve şaşmaz düzen karşısında gözlerin kamaşmasından, akılların durmasından kaynaklanmaktadır. Olayların, sebeplerin arkasındaki asıl müessir güç olan Cenab-ı Hakk’ın gücü farkedilmemektedir. Aslında, sıhhatli düşünen bir kafa ve pürüzsüz bir mantık sahibi için, en basit bir varlığa ibret nazarıyla bir defa bakmak yeterlidir. Hâl böyle iken, hücreden insana, atom içindeki mikro âlemden dünyaya, güneş sistemine, galâksilere, hasılı feza boşluğunda korkunç bir hızla ilerleyen bütün sistemlere kadar her şeyde tecellî eden ilâhî gücü görememek ne büyük nasipsizlik!..</p>
<p>Üstelik, prensipleri “tartışılmaz doğru” kabul edilen ilimlerin ancak bugün tespit edebildiği gerçekleri asırlar önce tespit eden ilâhî kitaba, Kur’ân’a rağmen!..</p>
<ul>
<li>Kâinatın yaradılış sırrı</li>
</ul>
<p>Kur’ân’ın onbeş asır evvel haber verdiklerine, müspet ilimler yeni yeni vâkıf olmaya başlamışlardır. Mutluluk duyulacak bir durumdur ki, geç de olsa, günümüzde müspet ilimler sanki birbiriyle yarışırcasına, daha önce Kur’ân’da zikredilen hakikatleri peşpeşe keşfetmekte, Kur’ân’ın hükmüne mahkûm olmaktadırlar.</p>
<p>Bu gelişmeler, ‘İlimle din (İslâm) bağdaşır mı, bağdaşmaz mı?’ tartışmasını her geçen gün artan bir hızla tarihe gömüyor.</p>
<p>Kur’ân’la gerçek ilim nasıl çelişir ki?!..</p>
<p>Kur’ân, bizzat ilimlerin kaynağıdır. Cenâb-ı Hak (cc) şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong>“Biz, Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn1">”</a></p>
<p>“Biz, sana Kur’ân’ı her şeyi beyan için indirdik.<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn2">”</a></p>
<p><strong>“Ne yaş, ne kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de olmasın.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn3">”</a></p>
<p>Kur’ân’a göre kâinatın ana maddesi şudur: <strong>“O, Allah ki,</strong> <strong>yerleri ve gökleri altı günde yarattı.</strong> (Bunları yaratırken)<strong> arşı su üzerinde idi.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn4">”</a></p>
<p>Başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur</p>
<p><strong>“Küfredenler görmediler mi ki, önceleri gökler ile yer bir idi </strong>(bitişik). <strong>Biz ayırdık onları ve her canlı şeyi sudan yarattık. İnanmıyorlar mı?”<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn5"> </a></strong>Ayette geçen “Ratk” kelimesinin filolojik karşılığı, bitişmek, birbirine yapışık olmaktır. <strong>“Biz onları ayırdık”</strong> cümlesi de <strong>“Feteknâ” </strong>tabiriyle ifade ediliyor. Ayrılan parçalar, kütle halinde birleşerek nebulaları, galâksileri, yıldızları ve bizim güneş manzumemizi meydana getirmişlerdir.</p>
<p><strong>“Yaratmak bakımından sizi mi yaratmak zordur, yoksa göğü mü?</strong> (Allah) <strong>sema’nın</strong> (kubbesini) <strong>yükseklere kaldırdı; sonra onu mükemmelleştirdi.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn6">”</a></p>
<p>Ve kâinat her an genişlemektedir: <strong>“Göğü, biz kendi ellerimizle yaptık. Ve onu biz genişletiyoruz.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn7">”</a></p>
<p>Onbeş asır evvel ilan edilen bu gerçeklere, müsbet ilimler ancak yüzyıllar sonra ulaşabildi.</p>
<ul>
<li>Atomdaki kâinat</li>
</ul>
<p>Şimdi, bu manzaraya bakın:</p>
<p>Bilindiği gibi, maddenin en küçük parçası atomdur. Çapı milimetrenin 10 milyonda biri kadar olan atomun içinde bambaşka bir âlem yaşanmakta, apayrı bir saltanat sürdürülmektedir. Mikrokozmos denilen bu âlemin sakinleri ve hayat nizamlarına bir göz atalım. Çapı yukarıda verilen her atomun ortasında, yani çekirdeğinde, pozitif elektrikle yüklü protonlarla, yüksüz (yani nötr) olan nötronlar bulunur. Bu çekirdeğin etrafında, saniyede ortalama 50.000 kilometre hızla dönen eksi yüklü elektronlar yer alır. Bu haliyle atomun çekirdeğini güneşe, elektronlarını da gezegenlere benzetmek mümkündür.</p>
<p>Bir atom ile, çekirdeğinin etrafında saniyedeki dönüş hızı 50.000 kilometre olan elektronun büyüklüğü mukayese edildiğinde ortaya çıkan manzara şudur: Bir atom genişliği elde etmek için 100.000 elektronu yanyana dizmek gerekir. Atom, içi boş bir küre osaydı, bu küreyi doldurmak için, içine 1 milyar tane milyar elektron koymak gerekecekti. Son derece küçük olan elektronun ağırlığı da, atomun toplam ağırlığı yanında akıl almaz bir küçüklüktedir. Bir mukayese imkânı vermesi için şöyle bir oranlama yapılabilir: Beş gramlık bir ağırlığın, dünyanın ağırlığına oranı ne ise, elektronun ağırlığının bir grama oranı da odur.</p>
<p>Bu bilgiler, atom hakkında bilinenler yanında elbette çok cüzîdir. Nitekim, çekirdek fizikçileri her gün yeni bilgiler keşfetmeye devam ediyorlar. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın gücünü, ilmini, sanatını gösteren bunca delile rağmen, bugün bile hâlâ Mi’râc hâdisesine inanmayan, inanamayan “pozitif ilimler” bilginlerinin akıllarına şaşmamak mümkün mü?..</p>
<p>Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın, âlemleri şerefine yarattığı peygamberini yedi kat gökleri aşırıp huzuruna kabul ederek O’nunla sohbet etmesi kadar doğal ne olabilir?</p>
<p>O Allah ki, peygamberi vasıtasıyla insanlığa hayat olarak sunduğu Kitab-ı Kerim’inde, insanlığın ancak bugünlerde el yordamıyla farkedebildiği gerçekleri onbeş asır evvel mucizevî bir çarpıcılıkla iz’anlara sunuyordu: <strong>“Senin Rabb’inin ilminden yerde ve gökte zerre kadar birşey kaybolmaz; o zerreden daha küçük ve daha büyük birşey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de bulunmasın.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn8">”</a> Bu âyette atomun parçalanacağına dair işaret vardır. 19. asra kadar ‘zerre’ denilen atomun parçalanamayacağı sanılıyordu. Bugün ise atomu parçalamak mümkün oldu. Atomun parçalanması, yaşadığımız çağa bazıları tarafından ‘atom çağı’ adının verilmesine vesile oldu. Âyetteki<strong> “esğaru”</strong> kelimesi; <strong>‘zerreden daha küçük’</strong> anlamındadır ve bu anlam içinde, zerre daha da küçük olabilir, yani parçalanabilir işareti vardır&#8230;</p>
<ul>
<li>Kimya ve jeolojiyi âciz bırakan gerçekler</li>
</ul>
<p>Şimdi, yine ‘makrokozmos’a; dünyaya, uzaya yönelip bunları Kur’ân’ın gözlüğünden temâşâ edelim:</p>
<p>Bilindiği gibi dünyamız 6370 km. yarıçapında, küreye yakın geometrik bir şekildir. Dünyayı, dıştan içe doğru kabaca en dışta katı, sonra (çeşitli kategorileri ayrılabilen) sıvı, en içte de ağır metallerden oluşan katı bir çekirdek oluşturur. Bu sistemde katı-sıvı kontağı kesin bir geçiş yerine, sıvı-katı karışımı bir ara geçiş özelliği gösterir. ‘Zayıf zon’ anlamına gelen bu kategoriye astenosfer denir.</p>
<p>1960’lı yıllardan sonra geliştirilen plaka tektoniği teorisine göre ortalama kalınlığı 50 km. olan katı yer kabuğu birbirine mozaik şeklinde komşu bulunan yedi ana kıt’adan oluşmakta ve bu kıt’alar astenosfer üzerinde yüzmektedir. Kur’ân bu gerçeği onbeş asır evvel haber vermiştir:<strong> “Arzda birbirine komşu kıt’alar</strong> (kara parçaları) <strong>vardır&#8230;</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn9">”</a></p>
<p>Bu kıtalar üzerinde bulunan yüce dağların da kazık gibi çakılmış olduğu, jeoloji ilminin ‘izostazik denge’ izahından evvel yine Kur’ân’da haber verilmiştir. Gerçekten, bir sıvı-katı dengesinden bahsetmek için yoğunlukları farklı tabakaların bir nizamla sıralanması ve düzgün bir dağılım göstermesi gerekir. Yer kabuğunu oluşturan bloklardan ağır olanları dibe doğru inmeye, hafif olanları ise yukarı doğru yükselmeğe eğilimlidir. Böylece oluşan dengeye izostazik denge denir. Bu tabloya göre dağlar, astenosfere kadar inen ‘kök’leriyle gerçekten ‘çakılı’ gibidir. Yeryüzünün en yüksek noktası, yaklaşık 9 kilometrelik bir yükseltidir ki, bize muhteşem görünür. Gerçekte ise, dağların derinlikleri, görünen kısmına göre 5.5 kat daha fazladır. Dağların görünen yüzeyi bir kibritin başı ise, derindeki kökleri sapı uzunluğundadır. Bu keyfiyet, ‘kazık gibi çakılı olmak’tan daha güzel ifade edilebilir mi? Cenâb-ı Hak (cc);<strong> “Yapmadık mı biz, yeryüzünü bir beşik; dağları birer kazık?</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn10">”</a> buyurarak bu derin gerçeği ne güzel, ne çarpıcı dile getirmiş!</p>
<ul>
<li>Uzayda neler oluyor?</li>
</ul>
<p>Güneşin hem kendi ekseni etrafında, hem de güneş sisteminin içinde bulunduğu samanyolu galaksisi ile döne döne Vega yıldızına doğru ilerlediği, ilerlemek ne kelime, uçtuğu gerçeğinin, daha yeni tespit edildiği günümüzden asırlar evvel Kur’ân’da beyan edilmesine rağmen kafasını kumdan çıkarmayanlara ne demeli?! Daha son yıllara kadar güneşin sabit olduğu, sistemde yer alan gezegenlerin onun etrafında döndüğü sanılıyordu. Halbuki güneş, dünya ve diğer gezegenlerle birlikte akıllara durgunluk verecek br hızla, saniyede 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru ilerliyor. Bu hız saatte 72.000 km. eder ve ekvator çevresini bir saatte 2 defa dolanmaya yeter. İşte âyet: <strong>“Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn11">”</a></p>
<p>Bugün suyun, denizlerin yanacağından, yanabileceğinden bahsetsek, bunu insanlar nasıl karşılar acaba? Halbuki, pek tabiî olabilir ve mukadderdir. Tekvîn sûresinin 6. âyeti <strong>“Denizler kaynatıldığı zaman”</strong> anlamına gelmektedir. Bu âyet-i kerimeye en doğru tefsir 20. yüzyılda yapılmıştır ve denizlerin yanmasının zarurî bir vakıa olduğu ortaya konmuştur. Su molekülü 2 hidrojen, 1 oksijen atomundan meydana gelmiştir. Araştırmalar, okyanusların ortasında serbest hâlde hidrojen molekülleri bulunduğunu ortaya koymuştur. Hidrojen yanıcı, oksijen yakıcı bir gaz olduğu için neticede, denizlerde, kanallarda, arklarda bulunan bütün sular yanabilir. Böylece âyet-i kerimenin işaret ettiği, suların ateş olup kaynayacağı hakikati ortaya çıkmış oluyor.</p>
<ul>
<li>İnsan mucizesi</li>
</ul>
<p>Kur’ân-ı Kerim’in, tıp ilmini âciz bırakan beyanları karşısında imana gelmemek için ‘insan’ olmamak gerekir.</p>
<p>Hergün binlerce bebek doğuyor. Bunlardan birine dikkatlice baktığımızda, insanın küçük bir yavrusu olduğunu ve onda tümüyle bir mükemmellik, enteresan bir canlılık ve herşeyin yerli yerince konduğunu sezdiren bir hâl görürüz. Halbuki bu küçük yavru, dokuz ay önce babasından annesinin rahmine intikal eden bir damla meni idi. İnsanlık olarak, meniden insan meydan geldiğine şahid olmamış ve bunu yıllardır tecrübe etmemiş olsaydık, birkaç damla sudan öylesine mükemmel bir canlı varlığın oluşmasına hiç ihtimal vermez, bunun mümkün olamayacağını kabul ederdik. Bu, meniden insana intikal etme bir tesadüf mü yoksa bir yaratma mı?</p>
<p>Göz, kulak, beyin, kol-bacak, sinir, adale, kalp vs. binlerce çeşitli dokudan mürekkep, binlerce farklı hücreden oluşmuş, herbiri ayrı bir görevin sahibi organlardan müteşekkil insan, sadece bir hücreden gelişiyor. Bir hücre, bir insanı içinde barındırıyor. Hücre akıllı bir varlık mı ki insanın oluşmasında böylesine rol alsın? Yoksa onu bir yönlendiren mi var? Acaba bir tesadüf olabilir mi, bir hücrenin insana dönüşmesi?</p>
<p>Biliyoruz ki, bu döllenmiş hücre süratle çoğalacak, küçük cenini oluşturacak ve o cenin, çatısı üzerinde hücrelerin göçü, şekil değitirmesi, farklılaşma ve boşluk teşkili gibi olaylarla safha safha dokuz ay zarfında insan şeklini alacaktır. Bu hadiseler, son derece ince hesaplı, sonsuz bir bilgi ve kudret sonucu planlanıp programlanmış olarak cereyan etmektedir. Tesadüfle ilgisi yoktur. Nasıl olsun ki; tesadüfen çoğalıp farklılaşan hücreler içerisinde beyni oluşturanlar bulunmasaydı veya normal yerinde olmasaydı, beyinsiz veya beyni koltuğunun altında garip bir yaratık oluşabilecekti ki ona insan diyemiyecektik&#8230; Eğer hepsi döllenmiş hücrenin çekirdeğindeki DNA’da programlanmış ve öylece kendiliğinden oluşuyor denecekse, kim onu orada planlayıp programlıyor?</p>
<p>Yaratılıştan yaratılışa geçen yavrunun ana karnında muhafazası da ilginç bir husustur. Yavru, etrafındaki kese içinde bulunan amniyon suyunda adeta yüzer; o sıvı ona bir yastık gibidir. Ceninin hücre salgılarından oluşan bu sıvı her üç saatte bir temizlenir. Annenin maruz kaldığı basıncın cenine intikaline ve annedeki sıcaklık değişmelerinden ceninin menfî etkilenmesine karşı, tıbbın verilerine göre, insan olacak yavru, üç tabaka ile çevrili üç karanlık boşlukta gelişmektedir. Bunlar amniyon zarı, bunun dışındaki karyon zarı ve rahim duvarıdır. Ayet-i kerime gerçeği çok çarpıcı yansıtıyor: <strong>“Sizi analarınızın karnında bir yaratılıştan sonra tekrar bir yaratılışa sevk ederek, üç kat karanlık içinde yarattı. İşte Rabbiniz! Mülk O’nundur.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn12">”</a></p>
<p>Ana karnındaki yavru, tümü ile dış hayata hazır hale getiriliyor. Bütün organlar mükemmelleşiyor ve son şeklini alıyor&#8230; Çocuk ilk emme antrenmanlarını ana karnında yapmaya başlıyor, parmağı ağzına girerken amniyon sıvısını da yutmuş oluyor. Bu egzersizle, doğduğu anda ağzına sokulan anne memesini alıp emecek bilgi ve beceriyi kazanıyor.</p>
<p>Saymakla, söylemekle neyi ifade edebiliriz ki?.. Hazımdaki akıl almaz sistem ve düzeni mi? Deri, kulak, dolaşım sistemi, lenf sistemi, kas sistemi, dil, dudak&#8230; Organ ve dokuların hangisindeki mucizevî programlamayı kavrayabiliriz?</p>
<p>Hücreyi, onun içindeki âlemleri, kromozomları, genleri, mikropların çeşitlerini, fonksiyonlarını&#8230; sayabilir miyiz acaba?</p>
<p><strong>“Allah’ın nimetlerini birer birer saysanız</strong> (bu ne mümkün; onu)<strong> icmâl suretiyle bile sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn13">”</a></p>
<ul>
<li><strong>Sonuç</strong></li>
</ul>
<p>Atom&#8230; Atom dünyasının proton, nötron ve elektronları&#8230; Hücre&#8230; Hücre dünyasının elemanları&#8230; Türlerini bile bilmekten âciz olduğumuz canlılar&#8230; Dünya&#8230; Dünya üzerindeki elemanlar&#8230; Dağlar, taşlar, ovalar, akarsular, denizler&#8230; Yeraltı dünyası&#8230; Sonra gezegenler, yıldızlar, ay, güneş, galaksiler, bütün bir feza&#8230; Özetle; bütün bir kâinat manzumesi, belirlenen nizam ve program üzere sonsuz bir teslimiyetle Yaradan’a teslim olmuşlar, durmadan, dinlenmeden görevlerini eksiksiz yapıyorlar. Ve bütün bu mevcudat bu haliyle insanın emrine verilmiş, onun hizmetine sunulmuş, onun ibretine takdim edilmiş&#8230;</p>
<p>Peki, ya insan ne yapıyor? Veya insandan ne isteniyor?</p>
<p>İnsandan istenenle, canlı-cansız bütün mahlûkâtın yaptığı arasında keyfiyet olarak bir fark yok aslında. Bütün mahlûkât, yaş ve kuru her ne varsa hepsi Allah’ı zikrediyor, O’na yöneliyor; fakat insanın dışındakiler bunda şuurlu değil. İnsandan istenen ise, kendi serbest iradesi ve şuuruyla vereceği kararla Allah’a kul olması, O’na yönelmesidir. Cenab-ı Hak, mahlûkâtı emrine verdiği insana, yüce Zâtını tanıtmak istemiştir.</p>
<p>İşte imanın yüceliği buradadır. Gerçekten, imansızın direnmesi kadar gülünç birşey yoktur. Çünkü, kâfirin bünyesini oluşturan bütün organlar bile, bütün bir hayat boyunca Allah’ın emrinden dışarı çıkmazlar, kendilerine takdir edilen görevi icra ederler. Göz görür, burun koklar, kulak işitir, dil tadar, deri hisseder, kalp çalışır, mide hazmeder&#8230; İnkârcı, inkâr etmekle hiçbir gerçeği değiştiremez. Sadece, kör inat ve hasisliği, yanında kâr kalır.</p>
<p>Mü’minle kâfir arasındaki fark buradadır. Mü’min canlı-cansız, küçük-büyük bütün mevcudâtı tasnif eder ve bu tasnif içinde yerini belirler. Kendinden kendine, kendinden Rabbine yol arar ve bulur. Bu hususu, Yunus’un şu tespiti ne kadar güzel ifade ediyor: <strong>“Derya benim katremdir; zerreler umman bana.”</strong> Kâfir ise, aslında aradığı Allah olduğu halde, O’ndan ve bütün hakikatlerden kaçmakla mutlu olacağını sanır. Eşyanın girift ayrıntısı içinde kendini kaybeder.</p>
<p>İşte yirminci asrın insanı, maddî platformda bugünkü başdöndürücü noktaya ulaşmış, atomu parçalamış, 500 milyon ışık yılı mesafedeki merhaleyi gözetime almış ama, İslâm gibi ulvî bir nizamın potasında erimediği, Kur’ân gibi hayat iksiri bir kaynaktan sulanmadığı, Hz. Peygamber gibi büyük ve ebedî kurtarıcının ve onun vârislerinin peşine düşmediği için aynı rakamlarla ters orantıda tepetaklak geriye doğru ‘Esfel-i Sâfilîn’e yuvarlanmıştır.</p>
<p>Fakat, özellikle son on yıldır müsbet ilimlerle uğraşan yüzlerce ilim adamı, karşı karşıya geldikleri hakikatlere teslim olmakta gecikmeden, soluğu İslâm’da alıyorlar. Dünya basını her gün İslâm’ı seçen ünlü Batılı ilim adamlarının listesini vermektedir. Bu durum, insana ister istemez “Acaba Güneş Batı’dan mı doğuyor?” sorusunu sorduruyor!..</p>
<hr size="1" />
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">E</a>n’âm, 6/38</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref2"> </a>Nahl, 16/44</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref3">E</a>n’âm, 6/59</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref4">H</a>ûd, 11/7</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref5">Enbiyâ, 21/30</a></h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref6">N</a>âziat, 79/27-28</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref7">Z</a>âriyât, 51/47</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref8">Y</a>unus, 10/61</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref9">R</a>a’d, 13/4</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref10">N</a>ebe’, 78/6-7</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref11">Y</a>âsîn, 36/38</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref12">Z</a>ümer, 39/6</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref13">N</a>ahl, 16/18</h6>
<h6> </h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=293</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEDENÎ OLMAYAN, MEDENİYET KURAMAZ</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=291</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=291#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:24:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=291</guid>
		<description><![CDATA[Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanın, bütün maharet ve kâbiliyetlerini cem eden ve ulvî gayesini hülâsa eden iki ana vazifesi mevcuttur: İnsanın, dolayısıyla insanlığın ihyâsı ve âlemin, eşyanın imarı&#8230; Burada, birinci vazife medeniyetin, ikinci vazife de tekniğin esasını teşkil eder. Ancak bu iki ana vazife ifâ edildiğinde, insanın insanî gayesi ve maksadı hâsıl olabilir.
Medeniyet, insanın insanî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/Mecca19.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-290" title="Mecca19" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/Mecca19.jpg" alt="" width="150" height="130" /></a>Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanın, bütün maharet ve kâbiliyetlerini cem eden ve ulvî gayesini hülâsa eden iki ana vazifesi mevcuttur: İnsanın, dolayısıyla insanlığın ihyâsı ve âlemin, eşyanın imarı&#8230; Burada, birinci vazife medeniyetin, ikinci vazife de tekniğin esasını teşkil eder. Ancak bu iki ana vazife ifâ edildiğinde, insanın insanî gayesi ve maksadı hâsıl olabilir.<span id="more-291"></span></p>
<p>Medeniyet, insanın insanî hasletlere sahip olması; inanç, ibadet, iffet, izzet, sabır, kanaat, tefekkür, tevekkül, ihsan, irfan&#8230; gibi müsbet sıfatları kendisine hâl edinmesi olayıdır. Bu sıfatları da ancak, insan fıtratının gerekleriyle mutabık olarak insanı mutmain kılan İslâm kazandırabilir.</p>
<p>Medenî insan, kendisini her zaman ilâhî bir kudretin önünde bilerek hareket eder. Kontrollü, istikrarlı ve murakabelidir. Onun olduğu yerde, ferdî hayattan cemiyet planına kadar her yerde adâlet vardır; zulme yer yoktur. Medenî insan, kendi yararına kazanılmış insandır. Ancak önce iç âlemi ihya edilmiş bu insan, eşyayı imar ederek insanlığın istifadesine sunabilir.</p>
<p>Demek medenîlik, her şeyden evvel bir iç âlem meselesidir, çekirdek meselesidir. Kabuğun şekillenmesi çekirdeğin evsafına göredir.</p>
<p>Bu meyanda, esasında medenilîğin dış kıyafetle de (giyim-kuşamla) ilgisi yoktur. Başka bir ifade ile, giyilen elbisenin şekli bir medenîlik ölçüsü değildir. Bugünkü mânâda, pratik bir ifadeyle söylersek medenîlik, ütülü elbise giyinmek yahut kravat takınmak değildir. Böyle zannedenlere Nasreddin Hoca’nın kavuk hikâyesi en iyi cevaptır. İlim ve maharetini kavuğunda görenlere Hoca, şu anlamlı, bir o kadar da alaylı cevabı vermiştir: “Eğer kerâmet kavukta ise, buyurun başınıza koyun ve siz okuyun!”</p>
<p>Bugün, meselelerde kabuğu delerek öze nüfuz edemeyenler, medenîliği giydiği kumaşın cinsinde, şeklinde ve hattâ renginde arayabilecek kadar moda düşkünü ve gösteriş budalası olmuşlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bu durumu bir ideolojik gösterge olarak anlayanlar zuhur etmiştir.</p>
<p>Öte yandan, medenîliği, açılmanın ve çıplak kalmanın boyutlarıyla ölçmeye kalkışan gayr-i fıtrî bir zihniyetle de karşı karşıya bulunmaktayız.</p>
<p>Teknoloji ise, maddenin şekilden şekile girmesi olayıdır. Eşyanın elde şekillenmesi olayı olan teknoloji, medenî insanların elinde hayırlı ve faydalı olur. Medenî olmayanlar nezdinde teknoloji, kâtilin elindeki silah gibidir.</p>
<p>Bu hâliyle teknoloji, insanlığın mahvını hazırlayan bir sebep olabilir. Nitekim, dün Japonya’da patlayan atom bombası, bugün insanlığın korkulu rüyası haline gelen nükleer facia meselesi, bu felâketi ihbar eden örneklerdir.</p>
<p>Arzu edilen ve istenen, teknolojinin medenî insanların elinde insanlığın hayrına kullanılabilmesidir. Asıl bunun mücadelesini vermek lazımdır. Bunun için, akıl, ilim ve fennin iman ile beraber bulunması şarttır. Bunu da gerçekleştirebilecek yegâne yol İslâm’dır. O halde, İslâm’dan mahrum olanlardan gerçek mânâda medenîlik beklenemez. Bunun için Allah ve Resûlünün istediği vasıfta gerçekten medenî insanların yetişmesi şarttır. Aksi halde, ne eşyanın imârı ve ne de insanın ve insanlığın ihyası gerçekleşebilir. Böylelerinden, hak ve adâleti tatbik ve temsil vazifesi de beklenemez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=291</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EĞİTİMDE ZARURÎ YOLLAR</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=287</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=287#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:23:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=287</guid>
		<description><![CDATA[Eğitim ve terbiyede de, hiç şüphesiz, nazarî bilgilere ihtiyaç vardır. Tarifler, açıklamalar, tavsiyeler, telkinler, hattâ misallendirmeler gibi hususlar tamamen nazarîdirler. Ancak bütün bunların pratiği, misali, tatbikatı müşahhas olarak insan hayatında yer almazsa nazarî bilgi ve metodla insanı eğitmek mümkün olamaz. Hiçbir tedavi metodu uygulamadan, sadece ‘iyi ol’ demekle hastayı tedavi etmek nasıl mümkün değilse, insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/medine26.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-288" title="medine26" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/medine26-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Eğitim ve terbiyede de, hiç şüphesiz, nazarî bilgilere ihtiyaç vardır. Tarifler, açıklamalar, tavsiyeler, telkinler, hattâ misallendirmeler gibi hususlar tamamen nazarîdirler. Ancak bütün bunların pratiği, misali, tatbikatı müşahhas olarak insan hayatında yer almazsa nazarî bilgi ve metodla insanı eğitmek mümkün olamaz. Hiçbir tedavi metodu uygulamadan, sadece ‘iyi ol’ demekle hastayı tedavi etmek nasıl mümkün değilse, insan eğitiminde de durum aynıdır. Bu bakımdan, insanın eğitim ve öğretiminde tatbikî metodlar şarttır. Bu hususta başvurulması gereken yolları, anahatlarıyla şöylece sıralayabiliriz:<span id="more-287"></span></p>
<p><strong>Müşahhas örnek</strong></p>
<p>Bir insanı ya da cemiyeti eğitirken, onda olmasını istediğimiz hâlin, meziyetlerin, davranışların ve faziletlerin canlı misalini ortaya koymak gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber Efendimizi bütün beşeriyete kurtarıcı olarak gönderirken, O’nu en mükemmel mânâda, en güzel bir şekilde eğitip terbiye etmiş ve örnek olarak göndermiştir<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn1">.</a></p>
<p> Bunun için, Peygamber Efendimiz “Canlı Kur’ân”dır. O’nun ahlâkından Hz. Aişe validemize sorulduğunda, <strong>“O’nun ahlâkı Kur’ân’dı</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn2">”</a> buyurmuşlardır.</p>
<p>Allah’ın Resûlü âlemlere rahmettir; O’nun hayatı insanlara en güzel örnektir. O, ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderilmiştir. Peygamber Efendimiz, kendi ifadeleri ile, <strong>“Beni Rabbim terbiye etti; ne güzel terbiye etti</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn3">”</a> buyurmaktadırlar. Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, insan eğitiminde en büyük çare, yol, usul, istenileni en mükemmeliyle ortaya koymaktır. Yoksa, sadece mücerred ifadeler veya tatbikatı olmayan temennilerle, arzu edilen neticeleri elde etmek mümkün değildir. Hattâ böyle durumlar, işin mahiyetini ve şahsiyetini rencide eder ki bu, daha da zararlı olur.</p>
<p>Yeni doğmuş bir bebek için annesi, babası, yakın çevresi; hayat mektebindeki ilk eğitimcileri, mürebbileridir. Duyduğu ilk ses ve gördüğü ilk hareket onlara aittir. İster istemez onları taklit edecek ve birçok şeyi onlardan öğrenecektir. Büyüdükçe çevre genişleyecek, eğiticileri, mürebbileri çoğalacak, kim ve ne taraf daha müessir olursa çocuk o tarafa doğru meyledecektir. Neticede, ‘Kimin izini takip ederseniz onun gittiği yere varırsınız’ kaidesince bir yapı ortaya çıkar. Ferdî, ailevî ve ictimaî hayatta başarılı ve kâmil mânâda bir insan istiyorsak, işte o zaman, beşikten mezara kadar hayatın her kademesinde iyi, güzel, faydalı örnekleri insanımızın önüne koymak mecburiyetindeyiz.</p>
<p><strong>Mükâfaat ve ceza</strong></p>
<p>İnsan fıtratında sevgi ve korku içiçedir. Sevdiğimiz şeylere karşı meylimiz, korktuğumuz şeylere karşı da nefretimiz tabiîdir. Eğitmekle mükellef olduğumuz kişilere, yapmaları gereken birtakım teklifleri ileri sürerken, neticesinde kendilerini bekleyen iyilikleri, güzellikleri de bildirmemiz gerekir ki istenilen neticeye daha kolay varılabilsin. Bunun aksi olarak da; kendisinden istemediğimiz bazı şeyleri yapması halinde, kendisinin hoşlanmayacağı durumlarla karşı karşıya kalacağını söylemekle yanlışına, hatâsına, kusuruna mani olmak gerekir. Böylece, istenilen hedeflere doğru teşvik, istenilmeyenlere tedbir koymakla, kişi iyiye, doğruya yönlendirilmiş olacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak kullarını İslâm’a davet ederken, davete icabet edenlerin cennette mükâfatlandırılacağını, reddedenlerin ise cehennemle cezalandırılacağını kesin olarak haber veriyor. Bir öğrenci için geçmek veya kalmak gibi bir netice olmazsa, durumun ne olacağını kestirmek zor olmaz.</p>
<p><strong>Öğüt/güzel söz</strong></p>
<p><strong>“Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır.”</strong> Hakikaten, yerinde, zamanında söylenmiş bir çift tatlı söz, en katı yürekleri dahi yumuşatmaya kâfidir. Kişinin ruhuna ve gönlüne hitap ederek onu en üst düzeye, yüksek ideallere taşımak mümkündür. Nefsine ağır ve zor gelen teklifleri dahi ona kabullendirmek kolaylaşır. Bunun zıddı olarak da, en basit bir işi münasip olmayan bir dille söylediğimiz zaman, onu karşımızdakine kabullendiremeyiz.</p>
<p><strong>“Din nasihattır</strong><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn4">”</a> hadis-i şerifi, insan hayatında ve dinin öğretilip yaşanmasında bize açık ve kesin bir ölçüdür.<strong> “İnsan, nisyan ile malüldür”</strong> kaidesince insan, devamlı telkine, nasihate muhtaçtır. Gerek zamanla unutulanların tekrar hatırlatılması gerekse bilgilerin tesirinin artırılması için devamlı -ancak yerinde ve zamanında- nasihate, güzel söze ihtiyaç vardır. Hattâ insan ruhu, güzel sözden ve nasihattan manevî bir lezzet ve gıda da alır.</p>
<p>Anneler, babalar, öğretmenler, idareciler, yöneticiler kısaca herkes; hitap ettiği kişi veya topluma, onların anlayacağı bir dille, güzel ve tatlı sözle, ilim, irfan ve hikmetle hitap edebilseler hem vazifelerinin gereğini yapmış olacaklar ve hem de istedikleri neticeyi elde etmiş olacaklardır.</p>
<p><strong>Menkıbeler/kıssalar</strong></p>
<p>Menkıbeler ve kıssalar, insan hayatının çeşitli yönlerini, hâllerini anlatan canlı olaylardır. Bunların hemen hepsi, tarihte yaşanmış gerçeklerdir. Bugünkü uydurulan hikâyelere ve masallara benzemezler. Menkıbelerin ve kıssaların menşei, Kur’ân ve Sünnet’tir. Kur’ân ve Sünnet yolunun yolcuları olan ilim-irfan ve hikmet sahibi kişilerin hayatlarından bölümlerdir. Tam bir örnek ve tam bir ibret levhasıdırlar.</p>
<p>Bunun için, günümüz insanının zaman zaman bu menkıbe ve kıssalardan, yaşaması gereken hayatın senaryosunu öğrenmesi zarurîdir. Çünkü bugün yaşamak istediği din, en mükemmel şekliyle yaşanmıştır. Dolayısıyle; bir taraftan bugün canlı misallerini, mükemmel ve müşahhas örneklerini görürken, bir taraftan da mazide yaşanan hayatı okuması ya da dinlemesi ufkunu açacak, onu mazi ile bütünleştirecek, bugüne bağlayacak ve onun geleceğe ümitle, heyecanla bakmasını sağlayacaktır. Birçoklarının menkıbe/kıssa deyip geçtikleri hakikatlerin yerini, bugün çizgi romanların, çizgi filmlerin, hikâyelerin, romanların ve dizi filmlerin aldığını bir düşünsek, meselenin ehemmiyeti faydasıyla-zararıyla çok daha iyi anlaşılırdı. Her biri bir gerçeği ifade eden menkıbe/kıssalar, yukarıda da belirttiğimiz gibi örnek ve ibret alınması gereken hayatın bizzat kendisidir. Bilgi olarak da, ölçü olarak da, hepimiz muhtacız.</p>
<p>Bu cümleden olarak Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde, tarihin derinliklerinde gizli kalan birtakım hayatî gerçekleri, menkıbe ve kıssa olarak anlatmışlar, haber vermişlerdir.</p>
<p>Netice olarak deriz ki; insanın eğitiminde insanı tanımak, insana, doğru olanı öğretmek, göstermek, öğrendiklerini tatbik imkânı vermek, onun, hayatı boyunca müşahhas örneklerle bir ve beraber olmasını sağlamak, mazi ile bütünleştirip hayatî gerçekleri örnek ve ibret tablolarıyla ona sunmak şarttır.</p>
<hr size="1" />
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">B</a>kz. Ahzâb, 33/21</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref2">M</a>üslim’den Riyazussalihin, Hadis no: 1844; Nesaî ve ÿbn Hanbel’den ÿbn Kesir, c. XIV, s. 8074</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref3">K</a>eƒfu’l-Hafâ, I/70</h6>
<h6> </h6>
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref4">M</a>üslim ve Tirmizî’den Kütüb-ü Sitte Muhtasarì, Hadis no: 3754, c. X, s. 150; Müslim’den Riyazussalihin, Hadis no: 181, Bâb: 23</h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=287</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EĞİTİM DÂVÂMIZ</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=284</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=284#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 11:22:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=284</guid>
		<description><![CDATA[Bir hastalığın tedavisinde teşhis ilk adımdır. Derdin sebebi araştırıldıktan sonradır ki, tedavi mümkün olur. O halde milleti ayakta tutan bu gür enerjinin âtıl kalmasını önlemek, millî ve tarihî bir mükellefiyettir. Biz de bu görevi yerine getirmenin sorumluluğu içinde, teşhis ettiğimiz hususları ifade ediyoruz:
Baştankara hürriyet anlayışı
Kanaatimize göre eğitimimizde baştankara giden bir hürriyet anlayışı mevcuttur. Bu anlayış, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/k29_jpg.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-285" title="k29_jpg" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/k29_jpg-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Bir hastalığın tedavisinde teşhis ilk adımdır. Derdin sebebi araştırıldıktan sonradır ki, tedavi mümkün olur. O halde milleti ayakta tutan bu gür enerjinin âtıl kalmasını önlemek, millî ve tarihî bir mükellefiyettir. Biz de bu görevi yerine getirmenin sorumluluğu içinde, teşhis ettiğimiz hususları ifade ediyoruz:</p>
<p>Baştankara hürriyet anlayışı<span id="more-284"></span></p>
<p>Kanaatimize göre eğitimimizde baştankara giden bir hürriyet anlayışı mevcuttur. Bu anlayış, gençliğimizi mihrakından çıkarmış, aradığını bulamamanın yorgunluğu içinde, kendine, çevresine ve milletine ters düşürmüştür. Gerçi hürriyet, insanların sosyal planda yaşaması için hava-su, güneş gibi muhtaç olduğu bir hayat kaynağıdır. Ancak “Hakk’a kulluk<a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_edn1">”</a> şeklindeki hürriyet anlayışı ile gençliği ele alarak, onu layık olduğu gerçek hürriyete, hayat kaynağına kavuşturmak gerekir. Hürriyetin aşırısı, insanı devamlı bir talep içine sürükler. Devamlı talep krizi içine giren insan ise, bütün hakları gasbedilmiş adam gibi, yaşadığı bu hürriyet hâlinde de muzdarip olur. İşte gençliğin içine düştüğü tehlikelerden birisi budur. O halde gençliğe; kontrollü, şuurlu ve dengeli bir hürriyet anlayışı vermek gerekir.</p>
<p>İnanç ve akide zaafı veya hastalığı</p>
<p>Gençliğimiz maalesef, inanç ve akide zaafına veya hastalığına müptelâ olmuştur.</p>
<p>“Allah inancı”, insana doğuştan verilmiş ilâhî bir duygudur. İnsan ve cemiyet için inanç ihtiyacı kesbî (kazanılmış) değil, fıtrî (doğuştan)dır. Hak yoldan verilmeyen bu inancın, bâtıl yollardan karşılanması, beşerin ihtiyaç ve bu yöndeki meylinden ibarettir. Fertlerin ve milletlerin istikametleri ve bekâları, sağlam bir akideye sahip olmalarına bağlıdır. Millet olarak bizdeki akide, kâinatı ve ondan ötesini yönlendirecek keyfiyet ve oluştadır.</p>
<p>Bunun için gençliğin inanç zaafına veya hastalığına müptelâ olması, böyle bir hazineden mahrum oluşundan değil; bilâkis böyle kudretli bir mirasdan haberdar olmayışındandır. Gerçi Avrupalının Rönesansla birlikte akidelerinde (manevî yaşayışlarında) geçmişi inkârı bir vakıadır. Bu, Avrupalı için tabiîdir. Çünkü onu gerek beşerî münasebetlerde, gerekse Yaratıcısı huzurunda temize çıkaracak bir akide ve inancı yoktu. Bizde ise böyle değildir: Başta da ifade ettiğimiz gibi kâinatı ve ötesini yönlendirecek Kudret Sahibinin en mükemmel akidesine sahibiz. Reva mıdır ki, bu en kıymetli mânevî hazine içinde bu nesil, bu gür enerji, bu gençlik heder olup gitsin?!.. Bir zamanlar kırk haramilerin hazineye girip “açıl susam açıl” parolasını unutup, bu hazine içinde ölüme mahkûm oldukları gibi, bu nesil de, sahip olduğumuz bu emsalsiz mânevî hazine içinde yok olsun gitsin?!.. Elbetteki hayır! O halde eğitimimize, millî akidemize uygun, köklü, mânevî tedbirler almak başta gelen vazifelerimizdendir.</p>
<p><strong>Tarih şu</strong>uru noksanlığı</p>
<p>Tarih şuuru, bir milletin hafızasıdır. İnsanoğlu sıhhatli düşünüp hareket edebilmek için nasıl bir hafızaya muhtaçsa, milletler de kâr ve zararını hesap edecek kuvvetli bir tarih şuuruna muhtaçtır. Bir milletin maziden ibret alacak bir hazineye sahip olması, o millet için gurur kaynağıdır. Gençliğin yabancı kültürlerin tesirinde kalması, kendi tarihine olan sadakatine ve inancına bağlıdır. İnancı gibi, bu milletin tarihi de baştanbaşa övünülecek, iftihar edilecek, başka milletlere yol gösterebilecek zenginliktedir.</p>
<p>Bugün gençliğimiz tarihinden sitayişle bahsetmiyorsa, kendine örnek bir millet veya ideoloji arıyorsa, hatâyı bu kıymetli malzemeyi kullanamayan sorumlularda aramak gerekmez mi? O halde vakit geçirilmeden “zararın neresinden dönülürse kârdır” düşüncesiyle gençliğimize gerekli tarih şuurunu vermek lazımdır.</p>
<p>Millî kültür boşluğu</p>
<p>Milletleri ayakta tutan millî kültürü gençliğe vermek, devletlerin en mühim politikası olmalıdır. Millî kültür, bir milletin inancı, örf ve ananeleri, tarih şuuru ve mesuliyet duygusundan vs. oluşmaktadır. Fertlerini bu yolda kemâle erdiren devlet, tespit ettiği hedefe ulaşmış demektir. Bu yapılmadan, yani fertlerine millî kültür verilmeden yapılacak her türlü faaliyet ve gayretler, peşinen akamete mahkûm demektir. Çünkü kültür, insanı gerek maddeten gerekse mânen kalkındıran ana kaynaktır.</p>
<p>Bizdeki kültür vakıasına gelince; milletimiz, en eski medeniyetlere imzasını atan çok zengin bir kültüre sahiptir.</p>
<p>Fakat maalesef bu kıymetli miras, el tersiyle itilmiş, mânâ ve akidesi bizlerle hiçbir yönden bağdaşmayan milletlerin kültürlerine meftun olunmuş, kâr ve zarar hesabı yapılmadan yabancı kültür transferine gidilmiştir.</p>
<p>Tetkik edildiğinde, bütün dallarda günümüze dek erişilememiş, sahalarında doruklaşmış, bütün dünyanın gıpta ile izlediği birçok şahsiyetle karşılaşılır. Esasen milletimiz ilimde, sanatta, düşüncede hattâ örf ve ananelerinde dahi emsalsizdir. Selimiye’nin mimarisindeki muhteşemlik, Sinan’ın taşıdığı kültürün maddeye nakşıdır. İbni Sinâ’dan, Pirî Reis’den tıp ve astronomi sahalarında hâlâ sitayişle bahsedilip istifade edilmesi, sahip oldukları kültürün zenginliğindendir. Itrî’nin günümüze kadar sarkan beste ve güfteleri, aynı kültürün söz ve notalardaki harika kaynaşmasının eseridir. Fatih’in İstanbul’u fethedişindeki dehası ve fetihten sonra gayri müslimlere davranışı neticesi birçoklarının İslâm’ı seçişi hep bu kültürün eseri değil midir? Mevlânâ’nın bütün dünyayı kendine hayran bırakan toleransı, aynı kültürün insan ruhuna hükmedişidir.</p>
<p>Evet, yeni teşekkül eden bir devletin başka milletleri taklidi, onlardan istifadesi normaldir. Ama başka milletlere tarih boyunca her hususta kaynak olmuş bir milletin, bir başka milleti taklidi veya kültürünü transfer etmesi, o milletin kendini inkârıdır. Şu halde millî kültürle gençliği doyurmak, onu kendine döndürmek olacaktır.</p>
<p>Mesuliyetsizlik hastalığı</p>
<p>Gençliğimizin diğer bir problemi de mesuliyetsizlik vadisine sürüklenmiş olmasıdır. İnsanoğlunun muvaffak olması, kendi kendini mesul kabul etme durumuna göre değişir. Kaldı ki, kendini hiç mesul hissetmeyen insandan hayırlı bir netice beklemek mümkün değildir. Bugün eğitim çağındaki neslimizin ruhen âtıl duruma düşmesi, şüphesiz mesuliyet duygusunu kaybetmiş olmasındandır. Vazife ve mesuliyet şuurundan mahrum olan fert ve toplumlar, devamlı bir anarşi ve kaos havası içindedirler. Böylece de o toplum fena alışkanlıkların, sevilmeyen huyların esiri olur.</p>
<p>Bu teşhislerden sonra özet olarak diyeceğimiz şudur: Bugün sistem ve kanunlar üzerinde duruluyor. Eğer sistemleri ve kanunları yapan ve tatbik eden “insan” üzerinde durulur, kalkınmada hedef bizatihi insanın kendisi seçilir yani insan kalkındırılırsa ve eğitimimizin ana gayesi bu olursa, istenilen netice, beklenilen kalkınma kendiliğinden olacaktır.</p>
<p>Bu şerefli vazifede bütün ilgililere muvaffakiyetler dileriz.</p>
<hr size="1" />
<h6><a href="http://haydar-bas.com/wp-admin/post-new.php#_ednref1">Z</a>âriyât, 51/56</h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=284</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TEZİMİZ ve MAARİF</title>
		<link>http://haydar-bas.com/?p=281</link>
		<comments>http://haydar-bas.com/?p=281#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 10:29:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eserlerinden]]></category>
		<category><![CDATA[Makalat]]></category>
		<category><![CDATA[TEZİMİZ ve MAARİF]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://haydar-bas.com/?p=281</guid>
		<description><![CDATA[İnsanın tâbi olduğu esaslar, ilâhî ve beşerî olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhî esaslar, kaynağı beşere dayanmayan, kaynağı bizzat Hak olan; beşerî esaslar ise, kaynağı Hak olmayan esaslardır. Bu esaslar, her devirde beşerin önüne sergilenmiştir. İlâhî esaslara uyan insan ve toplumlarda, istenilen huzur ve beklenilen netice -beşerin menfaatine- her devirde zuhur etmiştir.
Hâl böyle iken, beşerî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/medine15.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-282" title="medine15" src="http://haydar-bas.com/wp-content/uploads/medine15-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>İnsanın tâbi olduğu esaslar, ilâhî ve beşerî olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhî esaslar, kaynağı beşere dayanmayan, kaynağı bizzat Hak olan; beşerî esaslar ise, kaynağı Hak olmayan esaslardır. Bu esaslar, her devirde beşerin önüne sergilenmiştir. İlâhî esaslara uyan insan ve toplumlarda, istenilen huzur ve beklenilen netice -beşerin menfaatine- her devirde zuhur etmiştir.</p>
<p>Hâl böyle iken, beşerî esaslarda temel kabul edilerek uyulan prensip ve kaideler, insan denen varlığa isteneni verememiştir. Bu sebeple de insan, huzur için arayışına devam etmiş ve sonunda aradığını bulamamanın yorgunluğu ile etrafına zararlı bir varlık olmaktan berî olamamıştır.<span id="more-281"></span></p>
<p>“Fayda beklerken zarar gördüğümüz bu varlıktan niçin kendisi ve çevresi için hayırlı bir netice alamıyoruz?” denirse; “Kendine dönsün, kendinden Yaradanına giden yolu bulsun; kendi lehine kazanılsın” deriz. Kendi yararına kazanılamayan insandan hayırlı bir netice beklemek mümkün değildir. Esasen, beşerî nizam ve kanunları da yapan insandır. Bu esasların dahi, muhkem ve mutemet olması, onu yapan insanların sıhhat ve kemâline bağlıdır. Aksi takdirde körden görmesini, sağırdan işitmesini, dilsizden konuşmasını beklemek abes olur. Durum bu olunca çeşitli yollarla iç oluştan ve mânevî bağlarından koparılmış insan ne kendine ne de çevresine faydalı olabilir. Nitekim, mânevî boşluk yüzünden kendinden koparılmış insanın sağa-sola sarkması, yıkıcı ve yakıcı bir sadist haline gelmesi, bu sefaletin tabiî bir sonucudur.</p>
<p>Uzun yıllardan beri maarifin hedef olarak seçeceği yol ve konu bu olmalı idi. İnsanı kendinden başka şeylerle meşgul etmek, onu daima kendinden koparmıştır. O halde; insanı eğitmek ve yetiştirmekle görevli olan maariften beklenilen budur. Bugün, okumuş yazmış insanımızdan, istenilen neticenin alınamadığı bir gerçektir. Ve hattâ eğitim çağındaki neslimizin çok kısa bir geçmişte kötü bir örnek olduğu, nefsanî ve şeytanî davranışların başını çektiği hepimizce bilinmektedir.</p>
<p>O halde, <strong>“Bugünün asıl davası nedir?”</strong> denirse; <strong>“İnsanımızı, süflî arzularının esiri yapan düşünce ve görüşten kurtarmak, iman ve insan mevzuunda ilâhî mikyaslar içinde eğitmektir”</strong> cevabını verebiliriz.</p>
<p>Bugün ictimaî, iktisadî, hukukî, sınaî ve siyasî çalışmalara ihtiyaç yok değildir. Ama asıl alâka bekleyen insandır. İnsanı kalkındırmadan sıhhatli bir iş yapmak mümkün değildir.</p>
<p>Bugün, hür dünyanın ve yıkılmış komünist blokun ihmal ettiği konu da budur. Belki de bu esas üzerine eğilirlerse varlıklarının anlamı da kalmayacaktır.</p>
<p>Kâinat malzemesini şekilden şekile sokacak veya birtakım icat ve keşifler yapacak mimar, insandır. Bu varlığın kâinatı şekillendirebilmesi için, evvela kendinin bir şekle sokulması zarurîdir. Bu olduktan sonra, insan her türlü malzemeyi insanlığın menfaatine, hizmetine sunar. Aksi takdirde; kullanılan her alet, insanlığa zararlı bir unsur haline gelir.</p>
<p>Bu düşüncemizi bir misâlle ifade etmek istersek, deriz ki: Meselâ; bir bıçak, ayrı düşünce ve inançta olan insanların elinde farklı farklı işler görür. Bir kasabın elinde rızkını kazanmak için kullanılan bu vasıta; mutfakta ailesinin hizmetini gören bir hanımın elinde soğan, patates&#8230; doğrarken; doktorun elinde ameliyat eder ve adam öldürmek için plan kuran bir katilin elinde, tasavvur ettiği cinayeti işlemek için kullanılan korkunç bir alet olur. Dikkat edilirse, kullanılan alet aynı olmasına rağmen kullanan elin kafa yapısına ve inancına göre iş görmektedir.</p>
<p>Hemen şunu ilâve edelim ki; ilâhî düsturların haricinde hiçbir sistem, insanı bu mantık ve mantalite ile ele almamıştır. Bilâkis; insana eğilinmemiş, insanın dışındaki varlıkların plân ve programı ile meşgul olunmuştur. Her yeni buluşta ve dışa açılışta, bu şerefli mahluktan uzaklaşılmış; tamamen veya kısmen, insan kendinden ve ana mihrakından koparılmıştır.</p>
<p>Meselâ komünizm; ictimaî hayatın iktisadî yapısını ele alırken bu iktisadî yapının gereğine göre insana bir yer verir. Ve bu sistemde insan hem dış hem iç tabiat bakımından tamamen esirdir. Yine “hür dünyanın” “kurtuluş simididir” diye baktığı kapitalizm; evet, o da bir başka ekonomik mantıkla, kendi nizamı içinde insana bir yer verir. Ve kapitalizm hür dünyada insanı dışa karşı hür, iç tabiatının önünde ise nefsanî arzularının tamamen esiri haline getirmiştir. Durum bu olunca, ‘insana göre sistem değil, sisteme göre insan’ prensip ve kaidesinden hareket edilerek çalışılmıştır ki; bu da insanlığın tamamen veya kısmen imhası veya esareti olmuştur.</p>
<p>İşte, epey zamandan beri, dünya bu iki tehlikeden birini tercih etmek durumunda kalmıştır. İkisinin de temel esasları tarihî materyalizme bağlı olmasına rağmen, teferruatta birbirinden farklı görünmeleri günümüz insanını yanıltmış, sanki bu iki şey birbirinin münkiri intibaını vermiş; durum böyle iken kimden kime kaçacağını bilemeyen dünya, bu iki ejderhanın kurbanlık yemi haline gelmiştir. Sanki dünya, bu iki görüşün veya sistemin tapulu arazisi gibi kabul edilip devletler ve milletler bu iki görüşten birini tercih etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Bu manzara karşısında inananlara düşen vazife; nüfuzunun hududu altına alıp inim inim inleten bu görüşler karşısında birliği temin etmek ve her ikisinin de cehaletten başka sermayesi olmadığına dünyayı ikna etmektir.</p>
<p>Hakikat ölçüsüne göre, insanın fıtratına uygun bir ölçüye kavuşmak kesinlikle zaruridir. Zira insan, istediğini değil istenileni yapmakla mükelleftir. Ne dış âlemden uzak iç oluş, ne de iç âlemden uzak dış oluş, istenilen değildir. Her ikisinin de olması zarurîdir. Onu, kendi iç dünyasında kontrol ve murakabe eden kudretin hesaba çekeceğine inandırdıktan sonra, dış âlemin mimarı durumuna getirmek lazımdır.</p>
<p>Mimarî bir eseri ele aldığımızda, bir plan ve projenin esas olduğunu anlarız. Bu mimarî eser için, plan ve programı tatbik eden bir usta ve o ustanın malzemesi de sözkonusudur. O halde plan kadar malzeme, malzeme kadar da plan mühimdir.</p>
<p>Netice olarak deriz ki: Maarif, insan yetiştiren bir ekol ve kuruluş olarak, evvela bünyesini sağlam esaslarla teminat altına almalıdır. Kendi kuruluşunda maksadına ulaşamayan bir müessese, mükellef olduğu vazifeyi ifâda, istenilen ve beklenileni -tabiî olarak- veremeyecektir. Maarif, kendi kuruluşunu tamamladıktan sonra, işlemekle, yetiştirmekle mükellef olduğu insanı, kendinin, cemiyet ve milletinin ve bütün insanlığın istifade edeceği bir varlık haline getirecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://haydar-bas.com/?feed=rss2&amp;p=281</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
